ekinsanat37.sitemynet.com
turkeydeb.jpg

EkinSanat

EkinSanat


Ödüller ve edebiyat
Orhan Kemal nasıl armağan verir?

Enver AYSEVER
____________________________________________________________

Orhan Kemal, ne söylemek istediğini, ideolojik tercihlerini, toplumsal kaygılarını netlikle ortaya koymuştur. Bir yazın adamı olarak tüm yapıtlarını koyu bir gerçekçilik anlayışıyla kaleme almıştır. O, halkının tanıklığını yapmak, acılarını yazmak arzusuyla almıştır kalemi eline.

**********

Armağanlar, yazın dünyasının en tartışmalı konularından biridir öteden beri. Yadırgamamak gerekir. Bir kazananın ve kazanamayanların olduğu yerde dedikodu, kavga, hırgür olacaktır elbet. Bunun önüne geçmek olanaklı mıdır? Armağanları kimin kazandığı kadar, hangi ölçülerle verildiği de merak edilir kuşkusuz. Eğer ayrıntılı biçimde hangi armağanı, niçin verdiğini açıklarsa jüri, kafalardaki sorular azalacak, ölçüt belli olduğu için yapılan tartışmalar dedikodudan uzak, sanatsal düzeyde olacaktır.


Yarışmaya ürünlerini gönderen kişi için durum daha da karmaşıktır. Üzerinde günler, geceler boyu uğraştığı bir metnin, kimler tarafından, hangi koşullarda değerlendirildiğini bilmek ister kişi. Peki ama bu kişi hangi gerekçelerle bir armağana katılır, bunu da sormak gerekmez mi? Belki işe buradan koyulmak gerekir...


Sözü Orhan Kemal'e getirmek istiyorum. Kemal köşeli bir yazardır. Ne söylemek istediğini, ideolojik tercihlerini, toplumsal kaygılarını netlikle ortaya koymuştur. Bir yazın adamı olarak tüm yapıtlarını koyu bir gerçekçilik anlayışıyla kaleme almıştır. Çukurova'nın sıcağını, sivrisineğini, iri çekirdekli şeker gibi karpuzunun tadını, vardiya çıkışı yorgunluk sigarası yakan işçileri, komşu kadınların iğneli sözlerini, pazaryerinin gürültüsünü, işçi ile işverenin bitmez tükenmez kavgalarını, yüreği kırık sevdalıları, büyük kent düşleri kuran genç kızları ve sonuna kadar yoksulluğun bütün çeşitlerini bulursunuz Orhan Kemal romanlarında.

AYAKTA KALMAK İÇİN...

O, halkının tanıklığını yapmak, acılarını yazmak arzusuyla almıştır kalemi eline. Mapusa bu yüzden düşmüştür, yoksulluk çekmiştir tam da bu nedenden... Başını dik tutmaya özen göstermiştir. Ayakta kalmak için bitmez tükenmez bir arzuyla, çalışkanlıkla, gayretle yazmıştır. Yazmakla geçinmenin neredeyse olanaksız olduğu o günlerde, kimseye boyun bükmeden, dik durmuştur. Namuslu bir yazardır. Eh onun adına konulan bir ödüle katılacak kişinin de bu ve benzeri kaygıları taşıması gerekir. Toplumcu bir yazın türünün uzağına düşmemesini bekleriz adaydan... Orhan Kemal'i kopya etmesini istemeyiz elbet ama, en azından ortak kaygılar, benzer yazınsal açılımlar aramamız da doğaldır... Kemal yapıtlarında toplumun kanayan yaralarını, kimi zaman insanda öfke, tiksinti uyandıracak şekilde verir. Amacı açıktır; düzen düzen değildir. Sömürge ilişkileri sürdükçe birileri zenginleşecek, yoksulun sırtındaki kambur büyüyecektir. Eskici ve Oğulları'nı okurken insan farklı gerekçelerle irkilir. Toplumun zenginlik varsıllık ilişkileri söz konusu olunca nasıl acımasızlaştığını görürsünüz; gelecek düşlerinin nasıl uçsuz bucaksız kurulduğuna tanıklık edersiniz; ötesinde irinli bir yaradır kanayan, yurdu için türlü savaşımlara girişmiş bir babanın nasıl olup da unutulduğuna, itildiğine hayret edersiniz. Tüm bu olup bitenler düne özgü müdür, yoksa bu coğrafyanın kara yazgısı mıdır bu adalet yoksunu düzen?


"...ooof, of! Sövüyorum hava, sayıyorum hava, camine girip huzurunda el pençe divan duruyorum hava. Oturup el açıyorum, dua ediyorum hava. Yahu arkadaş açık konuş var mısın sen? Bunları duyuyor musun? Duyuyorsan hiç mi vicdan yok sende? Rahm-i mader'de bu kaderi ne diye yazdın alnıma? Yazdın diyelim, bir yanlışlık ettin, bu ne biçim mürekkepmiş ki sil sil bozulmaz? Bennen ne uğraşıyorsun arkadaş? Yoksa sen de bizim çarşı esnafı gibi kalaylanmaktan mı hazzediyorsun? Hazzediyorsun değil mi? Tabii! Hazzetmesen Berber Bahri'leri, Oğlan Cemil'leri niye yaratacaktın? Ne faydaları var? Oğlum bennen oynama! Bende küfür çok, sayende. Yüreği yanık adamım ben. Fena söverim. Bak, zatı-Kibriya, matı Kibriya tanımam. Şurada ne ömrüm kaldı? Öyle söverim ki, bana öte dünyanı da zehir ettirirsin."


Hasan Ali Toptaş, özgün, duyarlı, kendi dilini kurmayı başarmış yazınımız için önemli bir kalem. Yumuşacık bir dili, masalsı ve büyülü bir dünyası var. Bildiğim kadarıyla gündelik yaşamın karmaşasından elini eteğini çekmiş, sürekli yazan, kurmaca dünyasını geliştiren biri. Her ödülü hak ettiğini düşünürüm. Ama... söz konusu olan Orhan Kemal Roman Armağanı olunca durup düşündüm bir an. Bu iki isim hangi ölçülerle bir araya gelir?

AYNI SOYDAN YAZARLAR

Ben Toptaş'ı daha başka yazarlarla bir arada olmaya yakıştırırım doğrusu. İçe kapanık bir dünyanın yoludur onunki. Bir söyleşisinden öğrendiğim üzere, yazmaya başlama gerekçesi bile itilmişlik, toplumdışı kalmak, yalnız olmakla ilintilidir. Daha çocuk yaşta yazmanın yalnızlığı sağalttığını öğrenmiştir. İlk okuduğu yazarlardan biridir Orhan Kemal, ancak yazma serüveni bu ustanın amaçları, izi üzerinde gelişmemiştir. Ben Toptaş'ı daha çok Yusuf Atılgan'a, Oğuz Atay'a yakın bulurum. Aynı soydan yazarlar olduğunu düşünürüm.Diyeceğim, bugün bu armağanları düzenleyenler, doğru ölçütlerle yaklaşmalıdırlar seçecekleri esere. Savım şu değildir; bugünün Orhan Kemal'ini bulup çıkarsınlar, biz de yeni toplumcu romancıları tanıyalım. Orhan Kemal'le benzer kaygılar taşıyan yazarları seçmek ödevleridir kuşkusuz. Ancak yazınsal açıdan kopyacı olmayan, yenilikçi ve roman sanatına katkı yapan isimleri onurlandırmaları gerekir. Hem Orhan Kemal okuru için hem de armağanı kazanan yazarın okuru için sağlıklı bir temellendirme olur bu. Düşünsenize, iyi romancı diye günün birinde Elif Şafak bu yurtsever romancının adıyla bir armağana layık görülürse, Orhan Kemal'i yaşatmış mı oluruz, yoksa bir kez daha öldürür müyüz?

Cumhuriyet Kitap, 17 Ağustos 2006

International Herald Tribune'deki yazısının çağrıştırdıkları
Orhan Pamuk kimin için yazıyor(muş)

Ergin YILDIZOĞLU
______________________________________________

Orhan Pamuk 'International Herald Tribune'ün 28.07.2006 tarihli sayısında yayımlanan 'Kimin İçin Yazıyorum' başlıklı denemesinde kimler için yazdığını anlatıyor.

*******

Bu yazı bir düş kırıklığının ürünü; Türkiye'nin dünyada en çok tanınan romancısının, kendi etkinliğine ilişkin bakış açısını sergilediği denemesini okuyunca oluşan bir düş kırıklığının... Her sanatçının kendi alanının kuramsal düzeyinin bilincinde, bilgisinde olması beklenemez. Kimi sanatçılar da, -100. doğum yılını yaşadığımız, Samuel Beckett bunlara bir örnektir,- alanının hemen tüm kuramsal bilgisine sahip olduğu halde üzerine konuşmaz, hatta yapıtlarında, kuramcılarla dalga geçer, sürekli onları "ters köşeye yatırmaktan" zevk alır. Ama bir sanatçının, hele dünyaca "ünlü" bir romancımızın, bu kuram alanını doğrudan kesen bir yazıyla dünya kamuoyunun karşısına çıkması halinde, ününe uygun bir düzey sergilemesini de beklemek sanırım hakkımızdır.

Düş kırıklığım,Orhan Pamuk'un International Herald Tribune'de yayımlanan "Kimin için yazıyorum" başlıklı denemesinde dile getirdiği kaygılardan, kendini açıklama çabasından, bu arada karşımıza çıkan görüntüden kaynaklanıyor. (http://www.iht.com/articles/2006/07/28/opinion/edpamuk.php).

-I-

Düş kırıklığımın nedenlerini, çapını gösterebilmek için, önce, o denemenin içindeki temel savları, okuma şansı olmayanları da düşünerek, aktarmaya çalışacağım.

Pamuk denemesine, okuyucu ve gazetecilerin (eleştirmenlerin) kendisine 30 yıldır, "şüpheci ve yukarıdan bakan" bir eda ile sordukları bir sorudan yakınarak başlıyor: "Kimin için yazıyorsun?". Pamuk, okuyucu ve gazetecinin arkasından, bu kez kendi ülkesinin bir kuşağını, ait olması gereken ama belli ki ait olamadığı 70'ler kuşağını suçlayarak, adeta dışarıdaki okuyuculara, "bakın ben nelere katlandım" dercesine, devam ediyor. Pamuk'a göre, o 1970'lerde romancı olmaya karar verdiği sırada Türkiye'de, "bizim gibi yoksul, modernite öncesi sorunlarla boğuşan, bir ülkede"... "sanat ve edebiyatın lüks" olduğunu savunan bir görüş egemenmiş. Daha sonraki yıllarda kendisine "kimin için yazıyorsun" diye sorulduğunda "eğer bu soruya toplumun en yoksul ve ezilmiş kesimi için yazıyorum diye cevap vermezsem, Türkiye'nin toprak ağalarına ve burjuvazisine hizmet etmekle suçlanacaktım" diyor. Bu okuma-yazması bile neredeyse hiç olmayan bir kesim için yazmak anlamına gelirmiş Pamuk'a göre; boş nahif bir çaba olurmuş...

Daha sonra, özellikle geçtiğimiz 10 yıl içinde Pamuk'un "giderek sayıları artan sorgulayıcıları" sorularını, "Türkçe yazıyorsun, öyleyse Türkler için mi yazıyorsun, yoksa çevirmenler aracılığıyla ulaştığın daha geniş bir okuyucu için mi" biçiminde biraz daha ayrıntılandırmışlar.

Bu saptamanın arkasından, bize romanın doğuş ve yükselişine ilişkin kısa bir seminer veren Pamuk, Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Tolstoy'un yükselmekte olan orta sınıflar için yazmış olduklarını anımsatıyor. Ancak bu gün, son 30 yıldaki, küresel medya vb. alanındaki gelişmelerin ışığında, romancı artık küresel bir okuyucu için yazmaya başlamış. Pamuk'a göre yazarlar "ideal bir okuyucu, sevdikleri, kendileri için yazarlar ya da hiç kimse için yazmazlar" diyor ve ekliyor "bunların hepsi de doğrudur". Ama, bugün edebiyat yazarları, giderek daha fazla kendilerini okuyanlar, hatta giderek daha az ülkelerindeki ulusalcı çoğunluklar (bunlar onu okumazlarmış) için, daha çok dünyada kendisini okuyan ufak bir edebi azınlık için yazıyorlarmış. Yazarın özgünlüğü, kalbini dünyaya açması kadar, içinde yaşadığı dünyayı anlayabilmesine de dayanıyormuş.

-II-

Anladığım kadarıyla, bir sanatçı romancı olarak Pamuk, sanatının gerekliliğini, neden ürettiğini açıklamak yerine, daha çok okuyucusuyla, diğer bir deyişle tüketicisiyle, müşterisiyle ilgileniyor. Küresel medyanın varlığına ilişkin anımsatmaları, "beni okuyanlar için yazıyorum" saptamaları da Pamuk'un en geniş müşteriye ulaşmaya özellikle dikkat ettiğini gösteriyor. Bu çok kaygı verici bir durum. Belki de sanat ile metalaşma süreci arasındaki gerginliğe ilişkin tartışmaları (Kant, Adorno, Burger), bir an için unutarak bu kaygıyı bastırabilirdik, eğer Pamuk müşterisiyle bu kadar meşgul olmak yerine sanatının gerekliliği için de bir şeyler söyleseydi...

YANLIŞ BİR SORU...

Ancak bunu yapmadığı için Pamuk, daha baştan yanlış bir soruyla başlıyor denemesine. Edebiyat çabası açısından önemli olan, "kimin için yazıyorsun?", değil, "niye ve de neden yazdığın biçimde yazıyorsun?" sorunudur. Bu bağlamda, bu önemli soru, daha doğru bir biçimde, örneğin Blanchot'ya atıfla, "sen içindeki hangi ağrıya biçim vermeye çalışıyorsun?" Ya da "senin derdin ne?" diye de sorulabilir. Ya da Lacan'dan hareketle, daha "sinsi" bir biçimde, "Sen bu romanı yazıyorsun, iyi ama, kimin seni bu romanı yazarken görmesi için yazıyorsun?" diye sorarak bir başka boyuta da geçmeye çalışabiliriz.

Eğer bu soruları sorarsak, "okuma yazmasını bile bilmeyen emekçiler ve yoksullar için mi yazacaktım?" gibi kaprisli bir saçmalıktan da kurtulabiliriz. Çünkü o zaman, sorun yoksullar ve ezilmişler için (!) yazmaktan çıkar, yoksulluğun ve ezilmişliğin, bizde, biz bunun bir parçası olduğumuz, ya da gözlemcisi olarak katıldığımız için, yarattığı gerginliği, iç huzursuzluğunu, itiraz, isyan duygusunu, bu duygudan hareketle eyleme geçmeye kalktığımızda da karşımıza dikilen engellerin yarattığı iç ağrısını dile getirmekle ilgili bir soruna dönüşür.

Alain Badiou Symptom dergisinin Bahar 2006 sayısında yayımlanan "Art's Imperative" (Sanatın Yasası) seminerine, "Sanat alanında gerçekten gerekli olan bir şey varsa, bu başarılı olmak yasası, bir başarının öyküsü değil midir?" diye sorarak başlıyor. Ve devam ediyor, "Birçok insan sizin adınızı biliyor, konuşmalarda adınız geçiyor, ürünlerinizi satın alıyor, zengin ve meşhur oluyorsunuz. Önemli olan bu değil mi?". "Değil" diye cevap veriyor Badiou ve Rimbaud ve Kafka'yı veriyor örnek olarak. Biri Fransız şiirini tümüyle değiştirdi, ama kimsenin adını bilmediği biri olarak öldü. Öbürüyse, hiçbir hikâyesini gerçek anlamda bitiremedi. Badiou diyor ki, öyleyse başka bir şey olmalı... Önemi olan üretmeden duramamak, tüm olanaksızlıklara karşı üretmeye devam etmek ve söylenemeyeni söylemek.

Kısaca özetlersem bu "söylenemeyeni söylemek" savını, Badiou Varlık (Being) (varlık mutlak, anlamda çokluktur/ ayrışmamış- multitude) ve olgular alanında (teklik) olarak bize görünmesi bağlamında irdeliyor. Bu görünme, var olma (existence) her zaman bir yoğunluk, derece sorunudur. Varlığın kimi unsurları çok şiddetle varolurlar, görüntüler alanına çıkarlar (maksimumda var olurlar), kimilerinin varoluşları çok zayıftır (minimum da var olurlar), adeta algılanamazlar. Örneğin proletarya vardır, ama çoğu kez olgular alanında, siyasi düzlemde algılanabilecek güçte bir varoluş sergileyemez. Benzer bir saptamayı sömürü için de söyleyebiliriz. Sanatçı ise bu var olan ama iz bırakamayanı, ya da izi çok soluk, belli belirsiz olanı konu edinir.

Badiou'ya rağmen, Lacan'a başvurur ve Varlık (Being) ile Gerçek (Réel), olgular/ görüntüler alanıyla realite (tutarlılık vaat eden sembolik evren-ideolojik yapıntı) arasında bir parallelik kurarsak, sanırım, Varlığın kimi unsurlarının, realite, sembolik evren içinde yer alamadığını, anlamlandırılamadıklarını, çünkü verili anlamlar sisteminin buna izin vermediğini, diğer bir deyişle bastırılarak egemen anlam dünyasının dışına atıldığını söyleyebiliriz. Dışına atılırlar, çünkü bunlar sembolik dünyanın tutarlılığını tehdit ederler, geçiciliğini, hatta olanaksızlığını gösterirler içinde yaşayanlara, dolayısıyla verili iktidar ilişkilerini sorgulamış olurlar.

SANATÇININ KAYGISI

Sanatçı işte bu bastırılanı, realitenin tutarlılık iddiasını tehdit edeni ifade etmek, buna bu anlamlar dünyasında ifade edilebilecek bir biçim, yeni bir biçim bulmakla yükümlüdür. Kaygısı budur, bunu şimdi kim satın alacak, kabul edecek vb... değil.

Bu nedenle, sorun, yoksullar, ezilmişler için yazmak, okuma yazma bilmeyenler için yazmak değil, bunların toplum içindeki varlığını görmezden gelenlere, bunların bıraktığı izi göstermek için yazılır[1], Daha da önemlisi bu "izi" duyumsayan biri olarak, bunu paylaşamamanın getirdiği ağrıyı aşmak için, bir biçim bulma çabasının ürünü olarak yapıt ortaya çıkar. Verili anlam dünyası buna izin vermediği için de yapıt amacına hiçbir zaman ulaşamaz. Ama bu varlığı ile verili anlamlar dünyası arasında yarattığı fark (aralık- çatlak) aslında onun başarısı ve işlevidir.

Tam bu noktada Donald Kuspit'in sanat ve "estetik yöneticilik" (aesthetic management) ayrımının cazibesine kapılmamak elde değil[2 ]. Sanat ürünü realiteye karşı durur, onun bütünlüğünü, istikrarını tehdit eder. Estetik yöneticilik ise, toplumda medya tarafından genelleştirilen, en düşük ortak paydada toplanan beğeni/haz verici biçimlerden, aldığı parçalara, "yükselen değerlere" uygun, dolayısıyla realite içinde benimsenecek, kolaylıkla metalaşarak satın alınabilecek bir ürün yaratır. Pamuk'un Kar kitabını okurken, Donald Kuspit'in bu ayrımının sık sık aklıma geldiğini de burada itiraf etmek isterim.

-III-

Pamuk, denemesinin sonuna doğru, özgünlük (otantiklik) konusuna değinirken de sorunu yanlış (daha doğrusu tehlikesinden arındırarak) koyuyor. Yukarıda özetlediğim paradigma içinde baktığımızda, özgünlüğün kendi anadilini konuşmakla ilgili bir sorun olmadığı hemen anlaşılabilir. Zaten, ulusal edebiyatın içselleştirilmiş kalıplarından kurtularak yeni biçimler yaratabilmek için başka bir dili benimseyen yazarlar da var. Aklıma, hemen, İrlanda edebiyat geleneğinin hâkimiyetinden (sembolik dünyasından) kurtularak yaratıcı olabilmek için Fransızca yazan Beckett[3] geliyor. Beckett, Fransızcanın biçimsel olanaklarından faydalanmaya çalışıyordu. Beckett'in bu yapıtları büyük bir dikkatle ve titizlikle İngilizceye, kimi zaman bizzat kendisi tarafından çevrildi.

ÖZGÜNLÜĞÜN İKİ BOYUTU

Bu yüzden, "özgünlük" kullanılan dille ilgili bir sorun değil. Sanırım iki boyutu var özgünlüğün. Birincisi yazarın içindeki ağrıyla ilişkiye geçerken, hiç tavizsiz bir samimiyet ve dürüstlük içinde olmasıyla ilgili. İkincisi de yukarıda değindiğim gibi, ağrıya neden olan "izi" görünür kılmak, söylenemeyeni söyleyebilmek için gerçekten yeni bir biçim yaratabilmesiyle...

Özgün olmak, yazarın içinde yaşadığı dünyayı anlamış olmasıyla da ilgili ama bu ikincil bir nokta. Ancak Pamuk'un denemesini okurken, açıkçası bu konuda da şüpheye düşmedim değil. Birincisi Pamuk'un dünyası belli ki Batı ve Batılı olmayanlardan oluşan bir dünya. Ama bu Batı ile Batılı olmayan arasındaki ilişki adeta "nötr", sorunsuz, egemenlik ve bağımlılık içermeyen bir ilişki, Batılı olmayan ülkelerin devletleri kriz içinde, ulusal kimliklerine ilişkin bir kimlik krizi de söz konusu, tarihlerindeki kara lekelerle yüzleşmekten kaçınıyorlar. Bu ikilemde, Pamuk'un neyi arzu ettiğini, neyi olumladığını fazlaca kurcalamaya gerek yok sanırım. Pamuk kendi, ulusal sınırlarını, ülkesindeki ulusalcı çoğunluğu oluşturan okuyucu kitlesini çoktan aşmış bir yazar olduğuna inanıyor (kitaplarım 40'tan fazla dile çevrildi...). Bu nedenle de dünyada (ama bu daha çok Batı oluyor ister istemez) kendisini okuyan edebi bir azınlık için yazıyor. Sizi bilmem ama ben bu edebi azınlığın oluşturduğu tüketici kitlesinin içerdeki ulusalcı ve de Türk Lirası cinsiden harcama yapan çoğunluğun tüketim kapasitesinden çok daha geniş bir Pazar oluşturduğundan da şüphelenmiyor değilim.

Bence Pamuk, kendi tanımına göre, özgün olmanın ikinci koşulunu da yerine getiremiyor yazısında: İçinde bulunduğu dünyayı yeterince anlamıyor. Anlatması bana düşmez ama, bu dünya, kapitalizmin ("egemen sermayenin"), dünyanın geri kalanını kendi birikim gereksinimlerine göre siyasi, ekonomik ve en az bunlar kadar önemli olan kültürel düzeyde yeniden şekillendirmekte (küreselleştirmekte) olduğu bir dünyadır. Bu sonuncusu özellikle önemli çünkü ne de olsa "gösteri toplumunda" yaşıyoruz [4 ] ve "imajlar alıp imajlar satıyoruz" [ 5]. Bu dünyada romancının, ressamın vb. hangi imajları ürettiği/yeniden ürettiği, sanatçı olarak mı yoksa estetik yönetici olarak mı işlev yaptığı son derecede önemli, hatta yaşamsal bir siyasi anlam kazanıyor.

Bir başka açıdan koyarsam, uluslararası "egemen sermaye", çevresini kendi bakış açısıyla gören ve şekillendirmesine katkıda bulunan estetik yöneticilere, özellikle çevre ülkelerde, Franz Fanon'un "Siyah Ten Beyaz Maske" dediği karakterle gereksinim duyuyor. Bu "estetik yöneticiler", kendilerini ve toplumlarını egemen sermayenin gözüyle görüyorlar, egemen sermayenin projesiyle, getirdiği estetik biçimlerle, değerlerle uyuşmayan, bu yüzden direniş zemini oluşturabilecek her şeyi kötülüyor, değersizleştirmeye çalışıyor, geri ve modernite öncesi, ilkel olarak yargılıyor, yerlerine egemen sermayenin imajlar dünyasından topladıkları parçalarla oluşturdukları, "aslı olmayan taklitleri" koymaya çalışıyorlar.

KÖTÜ KALPLİ BİR TANRI...

Haksızlık etmek istemem, Pamuk için o bunu yapıyor diyecek kadar köklü bir çalışma yapmadım. Ancak, Kar romanındaki ilkel şair tipi, megaloman ve aptal devrimci, samimi olmayan metalar dünyasına katılmaya hazır dinci radikal karakterleri, romanın her şeyi bilen, gören ama yarattığı karakterlerinden de fena halde nefret eden kötü kalpli bir Tanrı tarafından yazılmış gibi durması beni bu konuda da şüpheye düşürmedi değil [ 6]. Bu romanda, Türkiye karşımıza, Batı'nın bir dönüştürme projesinin nesnesi olarak algıladığı bir ülkenin özellikleriyle, tam da bu algıya uygun, bu algıya haklı çıkaracak, meşruiyetini güçlendirecek bir görüntüyle çıkıyor. Bu noktada da yukarıda II. bölümde Lacan'a atıfla göz önüne aldığımız "Sen bu romanı yazıyorsun, iyi ama, kimin seni bu romanı yazarken görmesi için yazıyorsun?" sorusunun da bir cevabını bulmuş oluyor gibiyiz.

Korkarım, Pamuk içinde yaşadığı dünyayı salt bu günüyle değil, dünüyle de yeterince anlayamıyor. Pamuk, 1970'lerin, Batı'nın ve sermayenin dudaklarını uçuklatan direniş dünyasına bakarken, bu dünyanın aktörlerini (sanatçılar bu dünyanın ayrılmaz parçalarıydı), adeta sanatı gereksiz bulan "kazmalar" olarak sunuyor. Bu ülkesinin edebiyat geleneğini ve bu edebiyatın direniş geleneğini inkâr eden karalayan hatta dışarıya, Batı'nın "bakışına" şikâyet ederek kendini olumlamaya kalkan bir yaklaşım değil mi? Sakın yazar Nobel'e giden yolun buradan geçtiğine inanıyor olmasın?

[1] "İzi" duyumsanamayacak kadar zayıf olanlara ilişkin bu örneği, Pamuk verdiği için kullanıyorum, yoksa ideolojik yapıntının bastırdığı başka varoluşlardan da söz edilebilir. Bunları bulup çıkartmak sanatçının görevi... Varoluşun o kadar çok tonu var ki. Burada hemen aklıma, Nâzım Hikmet, Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistan'ı), küçük İskender, Murathan Mungan geliyor. Tabii bu liste salt bu isimlerle ve salt şiir alanıyla sınırlı tutulamaz...[2] Donald Kuspit, Redeeming Art, Allworth Press, New York, 2000, sf, 134-154[3] A. Alvarez, Beckett, Fontana, 1973[4] Guy Debord, La société du spectacle, Buchet-Chastel, 1967 [5] Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation, Michigan, 1994[6] Sessiz Ev romanında da benzer bir sorun var. Kitaptaki, devrimci, neoliberal ve faşit, üç karakter karşımıza son derecede abartık ve tek boyutlu olarak çıkıyorlar. Bu da, ister istemez, bize, yazarın aslında karakterileri bilmediği, malzemesine yabancı olduğu, karakterlerini teorik varsayımlarla türetmeye çalıştığını (karakterlerin konuşmaları, sık sık gerçek konuşmadan çıkıp adeta birer "met-söylemle" dönüşmeye başlıyor) düşündürüyor.

Cumhuriyet Kitap, 17 Ağustos 2006

ÖYKÜ YAZILARI/SÖYLEŞİLERİ

ERDEM ÖZTOP
ABDULLAH ATAŞÇI İLE SÖYLEŞİ

ROMAN YAZILARI/SÖYLEŞİLERİ

ŞİİR YAZILARI/SÖYLEŞİLERİ

SİNEMA YAZILARI/SÖYLEŞİLERİ

Bertan Onaran
Bir yaşama sanatı ustası

Öner YAĞCI
______________________________________________

Bertan Onaran'ın kültür, sanat, siyaset üzerine yazıları bir arada. Onaran, gazetemizde ve dergilerde yayımladığı yazılarını 'Cumhuriyeti Savunmak' adıyla kitaplaştırdı. İlgiyle izlenen yazıları topluca bir arada okumak isteyenler kaçırmamalı.

*********

"Yaşama Sanatı Günlüğü... elbette beni oluşturan bütün büyük ustalara gönül borcumu dile getiriyor... Beni tanıyanlar bilir, anamın köylü oluşundan sanırım imeceye gönülden bağlıyımdır, hiçbir şeyi tek başına yaşamak istemem. Bir güzellik buldum mu mutlaka bütün sevdiklerime taşırım... Son derece yaşamsal, yazgısal günler yaşıyoruz, ama can gözümüz kör, can kulağımız sağır olduğu için, büyük çoğunluk hiçbir şeyin ayrımında değil; olanlarsa, hep birlikte bindirildiğimiz hızlı treni durdurma gücünden yoksun; hep birlikte şimşek hızıyla uçuyoruz granit dağa doğru..." Bertan Onaran

Bertan Onaran; 1964'ten beri birçok çevirinin altındaki imza... Dilin, edebiyatın, sanatın, yaşamın güzelliklerini arayan, bulduklarını başkalarıyla paylaşmanın coşkusu yaşayan aydınlatıcı, zenginleştirici bir denemeci... Sanattan yola çıkarak aydınlık yaklaşımıyla giriştiği çabalarla bir yaşama sanatı ustası...

Dil, yazın ve çeviri ustası olarak Türk okuyucularını Jean-Paul Sartre'la, Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı başta olmak üzere Wilhelm Reich'la, Kadın başta olmak üzere Simone de Beauvoir'la, Panait İstrati'yle, Samuel Becket'la, Antonie de Saint Exupery'le, Marguerite Duras'yla ve daha başka birçok aydınla tanıştırıp buluşturan; Cervantes'in Don Qujote'unu, Stendhal'ın Kızıl ve Kara'sını, Emile Zola 'nın Tohum Yeşerince'sini ve daha birçok klasiği nefis çevirisiyle Türkçeye kazandıran; Dostoyevski'den, Andre Gide'den, Albert Camus'den, Louis Aragon'dan, Gramsci'den ve daha birçok yazardan (örneğin Mayakovski'nin Lili Brik'e Mektuplar'ını) birçok yapıtı çeviren Bertan Onaran, çeviri aydınlığımıza kazandırdığı sayılamayacak kadar çok güzelliklerin yanına kattığı Yaşama Sanatı Günlüğü'nde, yaşam eşittir sanat, sanat eşittir yaşam anlayışını somutluyor.

"Yaşama Sanatı" onun yaşamına yön veren ilke. "Canlı cansız bütün varlıkları, görüngüleri açıklayan daha dolu başka bir söz okumadım" dediği binlerce yıl önce Demokritos tarafından söylenen "Evrendeki her şey rastlantı ve gerekliliğin ürünüdür" sözünü ilke kabul ederek kişiliğinin yoğrulmasını Anadolu uygarlıklarına, Atatürk'e ve Türkiye'nin aydınlık taşıyıcılarına bağlayan bir alçakgönüllü bilge: "Anadolu'da yaşamış onca uygarlık olmasaydı, ben de şimdiki gibi olamayacaktım. Selanik'te doğan Türk çocuğu o yetenekleri, o bilinci, o istenci taşımasaydı bugün belki doğmamış ya da bambaşka bir insan olacaktım. Atatürk'ten Ataç'a, Sokrates'ten Yunus'a, Sabahattin Eyuboğlu'ndan Ruhi Su'ya, Cihat Burak'tan Nermi Uygur'a uzanan ustalar dizisi yaşayıp ışık saçmamış olsa, kişiliğim böyle yoğrulmayacaktı."

ÖZEL RASLANTILAR

Bertan Onaran, kişiliğini oluşturan bu kalın çizginin içindeki özel rastlantıları da sıralıyor: Arslan Kaynardağ'ın çevirmesi için Varoluşçuluğun Tarihçesi'ni ısmarlaması; "yurdumuzun en bilinçli yayıncı yazarlarından" Memet Fuat'la "çalışma talihine ermesi"; Payel Yayınevi sahibi Ahmet Öztürk'le tanışıp Wilhelm Reich başta olmak üzere "Anadolu'da yaşayan, geleceğini güneş soğuyana dek dinginlik, barış, mutluluk içinde yaşamak isteyen kardeşlerim için dirimsel önem taşıyan" dediği aydınlarla buluşmuş olması; Hamit Kınaytürk'ün Sanat Çevresi dergisinin var oluşu ve orada yazılarını yayınlanması; Ara Yayıncılık'ın kurulması ve sonunda da onlarca çeviri yapıtından sonra, yüreğini ve beynini katarak yoğurduğu onlarca yazısını bir araya getirip kitaplaştırması; ama yine de alçakgönüllülükle "Kitabın adına bakarak sakın bu yüce hüneri (yaşama sanatını) öğrendiğimi, sonra da insan kardeşlerime öğretmeye kalkıştığımı sanmayın. Bu yapıt, yaşama sanatı çıraklığımın yüksek sesli arayışlarını yansıtmaya çalışıyor" diyor. Yapıtının adını niçin Yaşama Sanatı Günlüğü koyduğunu ise şöyle anlatıyor: "İnsanın insan adına yakışan başlıca etkinliği sanat, biliyorsunuz. Ama bence, bunu bir sürü ara dallara ayırmak yerine, canlı varlığı, dolayısıyla biz insanları ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken tek bir ana ders var: Sanat gibi yaşamayı öğrenmek."

Bertan Onaran'ın yaşamıyla iç içe gördüğü, izlediği, okuduğu, dinlediği yaratılardan yola çıkarak gerçekleştirdiği bu somutlanma, onun hem vefalı bir aydınlatıcı olduğunun hem de birikimini, öğrendiğini, gönlünü ve beynini aydınlatanları paylaşmada kıskançlığa hiç yer vermediğinin de göstergesi oluyor. O, "Yukarıda adını andığım çığlıkları güzellik yaratma sanatının en kusursuz becerileriyle dile getiren insan kardeşlerimin canlarına sağlık!" diyerek vefanın ve dayanışmanın güzel bir örneğini sunuyor.

"Hiçbir sergiye gelmeyen yazar ya da müzikçiler; hiçbir dinletide görmediğim ressam ya da yazarlar; herhalde hiç kitap okumayan ressamlar, müzikçiler doruklarda dolaşabiliyor günümüzde..." diyen ve Sanat Çevresi başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazdığı yazılardan oluşan kitabında; 1970'li yıllardan beri çeviri sanatının sorunlarından onlarca filme, İstanbul Film Festivali'nden Sinema Günleri'ne, sanat şenlikleri izlenimlerine, "20 Eylül Cuma günü, sabaha karşı, ömrümün en değerli, en soylu varlıklarından birinin yüreği bu dünyada çarpmaz oldu. 22 Eylül Pazar günü de benzersiz varlığı geldiği yere, acunun bağrına yolcu ettik. Kopmaz bir göbek bağıyla bağlı bulunduğu başka bir soyluyu yolcu ettiğimiz yerden..." cümlesiyle başlayan Yitip Giden Soyluluğa Ağıt yazısında Ruhi Su ve Sabahattin Eyuboğlu'nun ardından yakılan ağıttan; "O güzeller güzeli yaşama ustası, gelmiş geçmiş bütün siyasal, toplumsal önderler içinde en benzersizi..." dediği Mustafa Kemal Atatürk'e uzanıyor.

Resim sergilerinden ve onlarca ressama örneğin Cihat Burak'a; onlarca sinemacıya, örneğin Şener Şen'e, Nesli Çölgeçen'e, Yavuz Turgul'a; "Dil ve düşünce ustalarımdan... Dilin ve düşüncenin tadını doyasıya çıkaran, kendisiyle söyleşmeyi seçenlere bu hazzı seve seve, dolu dolu verenlerden" dediği Nermi Uygur'dan Cemal Süreya'ya, müziğe, dinletilere, tiyatrolardan şiire sanatın her alanından coşkulu, vefalı, paylaşımcı anlarla ve izlenimlerle sanatla bütünleşmiş bir yaşamdan izler sunuyor.

Bertan Onaran, Yaşama Sanatı Günlüğü'nden 12 yıl sonra yeni bir yapıtla buluşturuyor okurlarını: Cumhuriyeti Savunmak. Onun, yine sanatla bütünleşen, yaşama sanatla yaklaşımın sevecenliğiyle dolu yazıları, 1990'lı yılların ortalarından itibaren yaşamımıza düşen anlarla karşı karşıya getirirken yaşamı sanatlaştıran ve güzelleştiren iz bırakıcılarla tanışmanın kıvancını yaşatıyor. Örneğin "Cumhuriyet denen yapının nasıl oluştuğunu, nasıl savunulması, yaşatılması gerektiğini en ince ayrıntılarıyla özetliyorlar yapıtlarında" diyerek araştırmacı yazar olan aydınlarımızın emeklerinin ürünü yapıtlarıyla buluşturuyor.

"Mimarlık eğitimi görmüş beyni eldeki bilgileri, verileri toplayıp onlardan yeni köprüler, yapılar kurmayı kusursuz beceren" Metin Aydoğan'la buluşturuyor; onun, son derece tutarlı, çarpıcı bireşimlere vardığı" Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kitabını güzelliyor; Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Bitmeyen Oyun, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye yapıtlarını... Cengiz Özakıncı'nın United States of İrtica 1945-1999, Çetin Yetkin'in SCF Olayı, Arslan Başer Kafaoğlu'nun Türkiye ABD, AB ve Japonya'da Ekonomik Bunalım, Haluk Tarcan'ın Ön-Türk Uygarlığı, Alpaslan Işıklı'nın Kumarhane Kapitalizmi, Erol Bilbilik'in Amerikan Kuşatması, Özer Ozankaya'nın Cumhuriyet Çınarı, Emin Değer'in Oltadaki Balık Türkiye, Ümit Sarısalan'ın Demir Ağlardan Örümcek Ağlarına yapıtları, Onaran'ın süzgecinden dökülen, başkalarıyla paylaşmak istediği kitaplardan bazıları. Muzaffer İlhan Erdost, Anıl Çeçen, Vural Savaş, Oktay Sinanoğlu ve daha birçok aydınımızın emeği, çabası da onun "can gözü"nün gördüğü güzellikler olarak karşımıza çıkıyor.

BİLİM VE SANAT ERLERİ

Onaran'ın yapıtında, Fakir Baykurt'un 8 ciltlik özyaşam kitabını, onunla ilgili Aydınlık Özlemi adlı kitabı; Mehmet Başaran'ın Aç Harmanı'nı, Birnur Şener'in Fakir'in Kıyısında'sını, Ali Yüce'nin Atatürk Aydınlığını Karanlıkçı Dişler Kesemez'ini de onun gözünden aynamıza alırken; Wilhelm Reich, Memet Fuat, Vedat Günyol, Sümeyra Çakır, Ali Ekber Çiçek ve daha onlarca bilim, sanat, gönül eriyle de buluşuyoruz.

"Benim ülkem, Atatürk'ün yaktığı ışıkla inanılmaz şeyler gerçekleştirmişti yüzyılın ilk kırkında; bunların arasında en önemlilerinden biri Milli Eğitim Yayınları idiyse, öbürü de Köy Enstitüleri'ydi..." deyip eğitim sorunlarımıza ışık olurken; "Atatürk'ün Cumhuriyeti oluşturan devrimleri tutarlı bir yapının ayrılmaz parçalarıydı; içlerinden birkaçını alıp kimisini atamazsınız; hele dil devrimi işin özüdür, Anayasası'dır" diyerek dili savunuyor. Dil kuyumcusu Nermi Uygur'un toplu yapıtlarından yola çıkarak onun felsefeci yanını, Türk Felsefesinin Boyutları'nı tanıtıyor.

Ressamları tanıştırıyor, resimlerini, özgünlüklerini: Leyla Gamsız, Melih Özuysal, Cemil Eren, Naile Akıncı, Ekrem Kahraman, Orhan Peker, Ali Candaş, İbrahim Çiftçioğlu, Bihrat Mavitan, Şenol Yorozlu, Yavuz Tanyeli, Cihat Burak, Saim Bugay ve daha onlarca ressamı, onların sergilerini anlatıyor. Leyla-Nevzat Metin'in yaşatmaya çalıştıkları Bilim-Sanat Galerisi'ni...

Filmlere çekiyor dikkati; kimini öneriyor, kiminin düş kırıklığı yaşattığını söylüyor: Akbaba, Benim Cici Silahım, Amen, 11 Eylül, Çit, Günahkâr Rahibeler, Soğuk Dağ, Fidel'i Aramak, Salvador Allende, Yağma Anıları: Toplumsal Soykırım, Çevirmen...

"Bilenler gittikçe azalıyor" deyip hüznünü sunduktan sonra, "Paul Robeson'un Zenci halk şarkılarına, Şalyapşin'in de Rus halk şarkılarına kattığı çağdaş, tadına doyulmaz yorumu sonsuz bir gönül zenginliğiyle Türk halkına armağan eden" Ruhi Su'nun Gülüm Dermişler adlı diskini anlatıyor.

SÖZCÜKLERLE İŞ GÖRMEK

Müdafaa-i Hukuk dergisini tanıtıyor... "Atatürk'ünki gibi karşılıksız, sınırsız insan sevgisi nasıl bir coşku, sevgi seli oluşturmuş Küba'da... Canım Castro, çok yaşa! Atatürk gibi bilincin dupduru!" diyerek selamlıyor Castro'yu... "Anamalcılığın korkunç yalanı: Özgürlük" diyor. "Sanat ve Savaş" ilişkisini anlatıyor... Bir araştırmanın Batı klasiklerini okuyan öğrenci oranının % 2,7 olduğu sonucu, üniversite öğrencilerimizin dramı ona şöyle dedirtiyor: "Demek ki küresel sığlaşma bütünüyle gerçekleştirilmiş! Ne kadar sevinsek azdır!"

"Ben sözcüklerle iş gördüğümden, kavramlar büyük ağırlık taşıyor uğraşımda ve yaşamımda..." diyen Bertan Onaran'ı yakından tanımak isteyenler Sanat Çevresi'nin Temmuz 1988 sayısında yayımlanan (kitapta 66-77. sayfalarda yer alan) söyleşisinden şunları öğreniyor:Bir subay çocuğu, üç kardeşten biri, parasız yatılılık olmasa belki de okuyamayacakmış, Bilecik Ortaokulunda ve Haydarpaşa Lisesi'nde. "Atatürk'ün ve Hasan Âli Yücel'in getirdiği ışık" Bilecik'te de yaşıyormuş. Okumaya bol vakti varmış öğrencilik yıllarında: Kitaplıkta Eflatun'la, Sokrates'le tanışmış. Arsen Lüpen'leri, Pardayan'ları, Hazreti Ali öykülerini, Battal Gazi'leri yıllarca yutmuş... Sinemalara gitmiş mutlaka haftada bir, iki: Arap filmlerinden Zeki Müren'inkilere kadar hepsini görmüş; kovboy filmlerinin tümünü "yuttuğunu" hiç unutmamış. Güzel sanatlarla ilk karşılaşması lise yıllarında olmuş, Ankara Radyosu'ndan şarkılar dinlemiş, bir sürü şarkıyı ezberlemiş. Her çarşamba öğleden sonra bir filme gitmiş, cumartesi pazarları ise Beyoğlu sinemalarıyla, tiyatroyla tanışmış; Kadıköy'deki Reks, Süreyya sinemalarında, unutulmaz anılar ve coşkular yaşamış. Giderek şarkıların yanına tangolar, dans müziği girmeye başlamış. Aileye para getirecek bir iş gerektiği için hekimlikten ya da mühendislikten birine girmesi gerekiyormuş, ama sınavı kazanamamış ve boş durmamak için hiç aklından geçmeyen Fransız Dili ve Yazını Bölümü'ne yazılmış. Asıl yatkınlığının yazın ve insan bilimleri olduğunu bilmiyormuş. Okulda İrfan Yalçın'la tanışmış, sahaflara giderlermiş okul çıkışlarında. Orada, daha sonra kendisini çevirmen yapacak olan Arslan Kaynardağ'la tanışmış. Münir Nurettin Selçuk dinletilerine gitmiş sıkça. Çoksesli Batı müziğiyle buluşmuş ve bestecilere giden kapıyı aralamış; Cemal Reşit Rey'in dinletilerine gitmeye başlamış. Çeviri derslerine, "Ne büyük bir uygarlık tarihi olduğunu ancak yıllarca sonra öğrendim" dediği Sabahattin Eyuboğlu giriyormuş; imeceyi, yardımlaşmayı, düşün alışverişini öğrenmiş onun derslerinde. Üniversite yıllarında "başka bir büyük öğretmeni" olmuş, "eşsiz denemeci": Ataç...

Askerlik dönüşü Memet Fuat'la tanışmış, de Yayınları'nda çalışmaya başlamış. Cevat Çapan'ın evinde, "yaşamının her anına sanatı sokabilme uğraşında dönüm noktası olan" Ruhi Su'nun sesiyle ve o günden beri aldığı Nouvel Observateur dergisiyle tanışmış: "Ruhi Su'nun sesi bana kendi sesimi, türkülerimi, soylu müziğimi tanıttı; ikincisiyse bütün dünyanın bilgi kapılarını açtı... Edindiğim çok yönlü düşünme, her öğeyi hesaba katma yöntemini, Ataç'tan, Eyuboğlu'ndan sonra bu dergiye borçluyum. Yaşamımın en büyük dönemeçlerinden birini, Reich'la tanışmamı da onlar sağladılar..."

Müzik sevdası aracılığıyla tanıştığı Aziz Çalışlar ona "hâlâ tutkuyla bağlı olduğu" Miles Davis'i, Cihat Burak'ı armağan etmiş. Galerilerle, galericilerle tanışmış, Sabahattin Eyuboğlu gibi yakın dostlarıyla birlikte haftada bir gün Ruhi Su ile buluşmuşlar, türkülerini dinlemişler onun ve "imeceyle" ilk 45'liğini çıkarmışlar. 12 Mart sonrası Ruhi Su'ya kulüpler kapanınca türküleri evde yaşatmaya başlamışlar. O günlerdeki özel dinletilerin kayıtlarının yıllar sonra kaset ve plakalarda yer almasıyla kıvanç duymuş. İkinci evliliğini Sevil'le gerçekleştirmiş. Eleştirmen olmadığı, eleştiriye inanmadığı için "ancak yakından tanıyabildiği, yaşamıyla sanatı arasında koşutluk gördüğü kişi ya da yapıtlara" değindiğini söyleyen Onaran, "Kimse beni çevirmen ve öğretmen olmaya zorlamadı. Rastlantının karşıma çıkardığı bu uğraşlara seve seve inandım ve sarıldım... Sözün kısası, bir sanateri, ilkin kendisi inanacak sanat yaptığına. Kimse yazmasa çizmese de, giderek alıcısı bile bulunmasa da. Eğer öncü değil de dürüst ve içtense, tutarlıysa, bir gün birileri nasıl olsa anlıyor çünkü" diyor.

DURUM SAPTAMASI

Cumhuriyeti Savunmak 'ta durum saptaması yapıyor Onaran: "Bugün can gözünü kapatmış Amerikalı ve Avrupalılar, kendi kurtuluşlarının bile Atatürk'ün gösterdiği yolda olduğunu hiç göremiyorlar ne yazık ki; bizim başımızdaysa böyle bir beyin, böyle bir istenç yok. Bakalım bu tehlikeli satranç bize ve dünyaya neye patlayacak, hepimizi nereye götürecek?.. Truva Atı bu kez yeşile boyanmış olarak salındı içimize; en allı pullu, en sevecen, en sümüklü laflar eşliğinde..."

Çığlık atıyor: "İnsanlığın temel hastalığı anamalcı düzensizliktir; bin bir türlü yalanla onu hepimize dayatanları alaşağı edemezsek, en küçük bir umut yok."

Yine hüzünle dolu bir çığlığını duyuyoruz onun: "Henüz satılmamış ya da sapıtmamış olanlar, siviliyle askeriyle bu gidişe dur diyemezse, Cumhuriyetimizin kuruluşunu kısa bir süre sonra kutlayamayacağız demektir."

Bu çığlığı duymalıyız.

Yaşama Sanatı Günlüğü, Kabalcı Yayınları, 1994, 495 s.Cumhuriyeti Savunmak, AsyaŞafak Yayınları, 2006, 365 s.

Cumhuriyet Kitap, 17 Ağustos 2006


ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın