|
Abdullah Ataşçı ile 'Sığ Suyun Balıkları' üzerine
"İnsan unutmaya yatkındır"
Erdem ÖZTOP______________________________________________
Abdullah Ataşçı yeni yayımlanan kitabı "Sığ Suyun Balıkları"ndaki öykülerde tepkilidir; olağana, her şeye!.. Başlıktan da anlaşılacağı üzere, insanın unutkanlığına tahammülü yoktur. Kendisiyle, yazın yaşamını eksen aldığımız bir söyleşi gerçekleştirdik.
********
bir çığırdı açtığın, duyguların, depreşenlerin açığa çıktığı. verdiğin tüm yaşamsal desteği, bir anda/hemencecik alıp gideceğini nerden bilebilirdim yalvarmak nafile (mi?)...
-Sevgili Abdullah Ataşçı, söyleşimizin ilk durağı olan, ki burada uzunca kalmak istiyorum, yazın yaşamınız, peşi sıra Doğan Kitap tarafından yayımlanan 'Sığ Suyun Balıkları' adlı kitabınız üzerine konuşalım istiyorum. Söz sizindir sevgili Ataşçı, nasıl bir yazın ortamı içerisinden çıkıp günümüze geldiniz? Böyle bir genel soruyu bir anda yanıtlayıp bitirin istemediğimden, ilk kalem oynattığınız metin başlangıç noktamız olsun istiyorum...
- Ben de birçokları gibi şiirle başladım yazmaya. Kırık dökük şeylerdi ilk yazdıklarım. Aşkla insanın dile getiremediklerinden kâğıda döktükleri şeyler... Lise yıllarında ise Edebiyat öğretmenim Ayşe Yaşar'ın üzerimde büyük emeği oldu. Onun iteklemesiyle yazmaya başladım. Hatta o dönemde yazdığım bazı yazılar il genelinde ödül de aldı. İlk öykümü de o dönemlerde yazdım. Bir töre cinayetini anlatan uzunca bir metindi. Sınıfta okuduğumda bütün arkadaşlar alkışlamıştı. Daha sonra düşündüğümde öyküyü beğenmelerinden çok, onları dersten alıp hayallere kattığım o on beş dakikalık zamanın hürmetineydi alkışları. Bu öyküyü Elazığ'daki bir yerel gazeteye vermiştim. Gazete bunu üç gün süresince ilk sayfadan yayımladı. Kendimi başyazar gibi görmüştüm. Sanırım gazete patronu aynı zamanda genel yayın yönetmeni ve yazı işleri müdürüydü de- bunu bir öyküden çok gerçek bir olayın detaylı ayrıntısı gibi görmüştü. Benim için ilginç bir deneyimdi. Bir cama yapıştırılmış dört yapraklı bir gazetenin ilk sayfasının yarısından fazlasının öyküme ayrılmış olması...
- Okuma alanlarınız nasıldı/imkânlar? Kimlerdi sizin yazın sürecinizin ortaya çıkışını tetikleyen?
- Evimizde yirmi, otuz kadar kitabın yer aldığı bir kitaplık vardı. Bir de dergiler... Yankı, Arayış gibi... Ağabeyim Tunceli'de Öğretmen Okulunda okuyordu. Onun kitaplarıydı. Dördüncü sınıfa kadar o kitapların benim için hiçbir anlamı yoktu. Çünkü o zamana kadar sınıfın en tembeliydim ve hiçbir şeyi okuyamıyordum. Bütün arkadaşlarım harıl harıl okurken ben bir türlü okuyamıyordum. O yıl sınıfta kalıp da ikinci yıl okumayı sökünce o kitaplar benim için önemli birer nesne oldular. Yavaş yavaş okumaya başladım oradaki kitapları... Alex Halley'in "Kökler" kitabı benim için hayret verici bir kitaptı. Elimden düşüremediğim, dönüp dönüp okuduğum bir kitap oldu. Sonuçta dünyadaki Kunte Kinte sayısının hiç da az olmadığını öğrendim bu kitap sayesinde. Tabii bir de o dönemde televizyonda da dizi olarak gösteriliyordu "Kökler", ama bizde televizyon olmadığı için iyi ki yokmuş diyorum- kitabın içine girip de kendime ve diğer insanlara zenci olarak bakmak başlı başına bir öğreti oldu.
KİTAPLA BULUŞMA
- İlla bahsettiklerim yazarlar olmayabilir, söyleşi yaptığım yazarlardan biliyorum, pek çoğunda bir hala, bir dayı yazarın yetişmesinde önemli/ana unsurlardan birisi oluyor! Bu örneklerden biri sizde de vakıf oldu mu? Ya da herhangi bir başka etken/kişi?..
- Bende bu etkiyi yapan en önemli kişi önce de belirttiğim gibi lise edebiyat öğretmenim Ayşe Yaşar olmuştur. Kendini yetiştirmiş bir insandı. Elazığ gibi bir yerde dünyaya farklı açılardan bakmayı başaran nadir insanlardan biriydi. Bazı yazarların yapıtlarını sınıfta okuduğu olurdu. Benim en sevdiğim anlardı bunlar. Klasiklerle ilk tanışmam o zamana rastlar. Ama asıl önemlisi Cemal diye bir arkadaşım vardı. Onunla harçlıklarımızı biriktirir kitap alırdık. Şimdi düşününce kitaba ulaşmak açısından o dönemin hiç de kötü olmadığını anlıyorum. O yıllarda bizim için en önemli yerlerden biriydi Elazığ'daki "Cumhuriyet Kitap Kulübü." Aradığımız birçok kitabı orada bulabiliyorduk. Maksim Gorki'nin, Şolohov'un, Sabahattin Ali'nin, Nâzım Hikmet'in, Hasan Hüseyin'in ve daha birçok yazar ve şairin kitaplarını oradan alırdık. Kısacası benim yazarlık yolumdaki ilk kilometre taşları ve destekleyicilerim edebiyat öğretmenim, arkadaşım ve de Cumhuriyet Kitap Kulübü olmuştur.
KAYBOLMA İSTEĞİNİ ÇOĞALTAN ŞEHİR
- Ankara'da geçirilen ilk günler... O günlere dair neler bellekten çıkıp gelir sevgili Ataşçı?- Kocaman bir şehirdi benim için Ankara başlangıçta. Defalarca içinde kaybolmak isteğini bende çoğaltan bir şehir... O yüzden ilk zamanlarda hep yürür, bilmediğim yerlerine giderdim şehrin. Ulus'ta yorgun insan yüzlerinde, Kızılay'da fazlaca günlük yaşamın hayhuyuna kendini kaptırmış insanların telaşlarında, Bahçelievler'de, Emek'te sakin insan bakışlarında hep kaybolmak isterdim ama hiç kaybolmadım. Her seferinde döndüm yolculuğa çıktığım ilk durağa. Oysa oralardaki insanlara karışmak isterdim, onların da bana... Sonra soğuk. Kar, tipi, ayaz... Ankara bende hep beyazla gri arası bir rengi çağrıştırır. Bu can sıkıcı rengi değiştirebilen ise ancak aşktır.
ÖYKÜYLE BULUŞMA
- Kül, Kum, Yaratı, Yaratım, ÖyküŞiir, Felsefeci, Felsefeyazın gibi dergilerde öyküleriniz yayımlandı. Bunun öncesi, en başı daha doğrusu, öyküyle buluşmanız nasıl oldu? Neden öykü?
- İlk öykümü lise yıllarımda yazmıştım. Ondan sonra bir daha yazmadım. Şiir ise hep oldu. Çünkü şiir yazınsal türler içerisinde en asi olandı, uçurumun kenarında duran, haykıran, bağırandı. Sesi vardı, gücü ve inancı da... Çünkü ben böyle görmüştüm, Rimbaud'u, Neruda'yı, Kabbânî'yi, Nâzım'ı, Ahmed Arif'i...
Üniversitenin son yılında Toplum Kitabevine gidip geliyordum. Sakinliği, ticarethane gibi olmaması beni etkilemişti. Sahibi hiçbir zaman bir şeyin sahibi değildi- Remzi İnanç'la konuşuyorduk. Bayağı bir zaman sonra ona kendimin de şiir yazdığımı söyledim. Okumak istediğini söyleyince ona yazdıklarımı götürmeye başladım. Birkaç düzeltme dışında hiçbir yorum yapmıyordu. Sonra bir gün, "Öykü yaz sen" dedi. Uzun bir süre gitmemeye başladım oraya. Belki bir küskünlüktü bu, belki bir yenilgi, belki bir haddini bilme... İşte o dönemde ilk öykümü yazdım. Gerçek anlamda ilk yazdığım öykü "Sığ Suyun Balıkları" oldu. Ardından "Tek Kişilik" ve diğerleri gelmeye başladı. Öyküleri Remzi Ağabeye götürünce "İşte senden istediğim buydu" demişti. Daha önce şiire göre daha evcil, sakin ve itaatkâr gördüğüm öyküyü sevmeye başladım ve yazmaya koyuldum. Öykünün de sınırlarının çok geniş olduğunu öğrendim bu sürede. Hâlâ öykünün sınırlarının ne kadar olduğunu merak ediyor ve öğrenmeye çalışıyorum. Umarım hiçbir zaman öğrenemem...
- Gelelim yeni yayımlanan 'Sığ Suyun Balıkları' adlı kitabınızı konuşmaya. İlk öykü, 'Tek Kişilik'; yitip gidene, belirsizliğin içinde kaybolana yazılan bir ağıt... Yakarış, serzeniş ve handiyse sözcüklerle alınan intikam! İlk anda kalemin bana çiziktirdikleri bunlar... Devamını siz getirin lütfen...
BAŞKALDIRI
- Bölünmeler, parçalanmalar ve sorular... Bu öykü, 12 Eylül'den sonra çocukluğumdan kopup gidenlere adanmış bir öyküdür. İnsan, insan için ölme nedenidir diyorum o öyküde. İnsanın başka şeyler için öldürülmesine bir başkaldırıdır da bu öykü.
- İnsanlar hırçın, tedirgin, gidecek yeri belirsizcesine tedirgin! Neden peki? Nedir onları bu hale getiren? Herkesin bir yanıtı olacaktır elbette buna ama ben bir de sizden dinlemek istiyorum...
- Dünyamızın doğal dengesi bozuluyor, kuraklık artıyor, su kaynakları azalıyor, tarım alanları her gün biraz daha daralıyor, canlı türlerinden bazılarının nesli tükeniyor. Bir anlamda sahip olduklarımızı kaybediyoruz. Bunlar yetmezmiş gibi bir de savaşlar... Kendi elimizle kendimizi yok etmeye çalışıyoruz. Masum insan ölümlerine sessiz kalıyoruz. Her gün biraz daha kendimizi düşünüyor, gemisini kurtaran kaptan diyoruz. Bencillik ve ihtiraslar harekete geçiriyor ruhumuzu. Gerimizdekini düşünmüyor, "Komşusu aç iken tok uyuyanın!" demiyoruz. Buna rağmen tedirgin ve hırçınız. Kendimizle beraber herkesin kaybetmeye yakın olduğunu görmüyor, duymuyor, söylemiyoruz. Yeni dünya düzeni, yeni insan düzenini "bencil insan" olarak dayatıyor. Bir yandan yeni sınırlar, öte yandan yeni insan modeli... Kendimize biçilen rolün gereği hırçınlığımızı içimizde patlatıyor, tedirginliğimizi dışarıya yansıtıyoruz. Yarının daha iyi olacağını düşünmüyoruz ama hiçbir şey de yapmıyoruz.
- Büyük şehirden bakınca, öykülerin kimisinde vakıf olan küçük şehir size nasıl yansır?- Oraları hep uzaktan sevmeyi tercih etmişimdir. Ya da oralardan hep bir yolcu olarak geçmeyi. Çünkü oralarda yaşam her zaman zordur. Duvarlar daha kalın, kurallar daha sert... Bir anlamda kendin olmayı bile unutabilirsin orada. Yine de küçük şehir insanının anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum, her ne kadar kendini anlatmak için bir istek taşımasa ya da sesini duyurmasa da...
- 'Ayakkabılanma' üzerine sondan giden bir açılım yapmalı, öyle düşünüyorum ben ya da. Bakın ne güzel, bir olumsuzluk eki getirerek uyarmışsınız bizleri; sakın ola ayakkabılanMA! Ola ki, gün gelip postal olur (12 Eylül'e atıf) ve çiğner sizi, ezip geçer!.. Böyle dedim gerçi, katılır mısınız?
- Bu öyküde yaşanan zamana inat geçmiş ve geçmişin imlerine bir vurgu vardır. Kendini bulma ve kaybetmeme açısından ayakkabılar önemlidir diyorum ve her şeye rağmen ayakkabılanmanın insan için gerekli olduğunu ve varoluşsal bir etki yaptığını söylüyorum. Her ne kadar postalların ezdiği o rengarenk ayakkabılarla bitse de öykü. Yaptığınız tespite gelecek olursak dediğiniz bir anlamda doğru. 1982 Anayasasına yüzde doksan ikinin evet dediği bir ülkede o postalları o kadar güçlü yapan ve ondan en büyük zararı gören, farkında olalım ya da olmayalım yine bizdik.
UNUTKAN İNSAN
- Bu öyküde, bir zaman çekilen sefalet bir fişeklemeyle gün yüzüne gelir, bellek tazeler, geçmişi hatırlatır, ders çıkartılır, v.s... Ne olduğumuzun ayırdına vardırmada iyi bir etken gibi, ne dersiniz?
- Evet dediğiniz çok doğru. Anlatıcıyı geçmişine götüren, sevinç ve acılarını gözler önüne getiren sadece bir görüntüdür. Ve bu görüntü aslında çok da sıradandır. Bir şekilde izini bulma ve takip etme için iyi bir fırsat olarak görür bunu anlatıcı. Çünkü insan unutkandır, nereden geldiğini, nasıl geldiğini unutmaya yatkındır. Bu açıdan sadece bir işaret bile yeterlidir insanın kendini bulması için. Ama öykü dediğim gibi kötü bir sonla biter. Postalların üzerinden geçtiği düşlerin silinmesiyle... Zamansal ve mekânsal gerçekliğin yıkılması acı bir sondur. Öykünün son paragrafı ise bence insanın her şeye rağmen, bulduğu ve sahip olduklarına rağmen, kendini yeniden unutabilmesi açısından daha trajik bir sondur. "Durdu tren. İndim. Çocuğu aradı gözlerim. Yoktu. Şimdi ben bu büyük şehirde kendi izimi nasıl sürecektim?" - Damdaki Deli; "aşkı bulduğu anda yaşamı yitirmesinin öyküsü", açalım gelin biraz bu tümceyi?..
- Damdaki Deli, bir yitişin öyküsüdür. Aşkla başlayan aşkla biten bir öykü. Kaderi başkaları tarafından çizilen, olmayan, görünmeyen, sesini yitirmiş bir insanın, delilik mertebesine ulaşmış bir kişinin yok oluşunu anlatır öykü. Bu yok oluşu hızlandıran da aşktır. Tacettin'inki kör bir sevdadır. Gerçek değil yanılsamadır aslında ama Tacettin bunu böyle görmez, delilik de budur aslında. Tozlu yollardan, çöplerin yığıldığı alanlardan, yokluğun koyu yalnızlığından ancak aşkla var olabilir insan, öyle geliyor bana. Tacettin'e de öyle geliyor. O âşık olmuştur. Çirkinliğini unutturabilecek bir şeydir bu, kutsal bir şey. Ama kaderi önceden çizilmiştir delinin. Hiçbir şeye sahip olamayacağı gibi, aşk da onun haddine değildir. Hak etmediği bir şeye sahip olmak istemesi sonu olur. Deliliğini unutması, belki de sıradan insanlara benzemek istemesindendir bu.
Yaşam, çoktan seçmeli zor sorularla dolu bir sınavdır. Tacettin en zor sorudan başlamıştır. Tek bir şansı olduğunu düşünür ve doğru seçeneği işaretler. Ancak bu onun değil, diğerlerinin sınavıdır. Çünkü deliler bu sınavdan çirkinliklerinden dolayı muaftırlar. Aşkı işaretlediğinde ölmüştür Tacettin. Kör bir sevdaydı bu çünkü. Gerçek değil, yanılsamaydı aslında her şey.
- Bana kalırsa Tacettin burada bir isim almış hal; neden tüm 'çirkin yüzler' (!) mahkum olurlar, neden belki de sadece masumane (tıpkı Tacettin'de olduğu gibi) gözlerini gözlerinde kilitlediği vakit irkilir kız, birden apar topar kaçıverir oradan ve sonra da çirkin artık eski çirkin değildir? (Tıpkı Tacettin'de olduğu gibi gene!)
ÇİRKİNLİĞE METHİYE
- Aslında Tacettin, ötekilerin de ötekisidir. İtilmişlerin, yok sayılmışların, yüzüne bakılmayanların ötekisi... Yani iki kere kaybetmiştir. Ama bir kere kaybedenlerin farkında olmadığı bir dünyanın Don Kişot'udur. Onun kılıcı aşktır. Oysa bilmeyecektir, kılıcıyla yeldeğirmenlerine saldırmanın hiçbir anlamının olmayacağını... Dediğiniz gibi, Tacettin bir simgedir. Var olduğunda görmediğimiz, önemsemediğimiz insanlardan biridir. Çirkindir. Çirkinliği yaşamının bukağısıdır. Taşımak zorundadır bunu, böylece acıları artar, daha beter itilir, sever ama sevilmez. Bir kıza âşık olur. Aşk onu kurtaracaktır, var edecektir. Kız da yoktur aslında. Bu dünyada yalnızdır Tacettin. Sadece kavga ettiğinde var olabilen. Onun dışında bir evi bile yoktur. Bir damda yaşar. Ötekilerin üstünde. Böyle hatırlatmaya çalışır kendini. Yapayalnız, damdaki kirli döşeğinin üzerinde, gözlerinde o güzel kızın güne düşen eteği varken, o kıza söyleyeceği birkaç güzel sözcüğü soğuk betona düşürürken ölür. Öldükten sonra ise hiç hatırlanmayacaktır Tacettin. Çünkü yok olanın çirkinliği de hatırlanmaz.
- Unutmadan, öykülerinizde şiirsellik göze çarpan bir unsur! Böyle bir tekniği özellikle mi uyguluyorsunuz? Yoksa kalem mi yönü belirleyen unsur?
- Öykülerimde şiirselliğin yoğun olduğunu okuyanların çoğu söylüyor. Bu özellikle uyguladığım bir teknik değil. Her öykü kendisini yazdırıyor. Faili meçhul bir cinayetle bir tecavüz olayını anlattığım "Sokak Lambaları"nın bu kadar şiirsel olmasına ben bile şaşırıyorum. Kendini öyle yazdıran bir öykü oldu. Ama her okuduğumda bu öyküyü gözlerim dolar, değiştirmeye kıyamam...
- "Bazı yüzlerde saklıdır insanın yazgısı." Hadi gelin biraz da bu anlamlı cümlenin çevresinde bir hale çizelim...
- "Sığ Suyun Balıkları" biliyorsunuz, "gideceksen...yüzlere bak, daha çok gözlere...çünkü unutursan bunları, dönmeyeceğinden korkarım..." dizeleriyle başlıyor. Kitabın ikinci bölümünde, yüzlere bakmaya başlayan, onların kaderlerine bulaşan, söz, yanılgı ve hüzün biriktiren bir insan var. Bunun nedeni de başkalarının yüzlerine bakmaya başlamasıdır. Onların yüzlerinde kendini görmesi ve yazgılarına ortak olmasıdır. Yani kendi dışındaki dış dünyanın varlığını, daha sert, acımasız, hırpalayıcı bir biçimde yaşamaya başlamıştır. Acı çeken kalabalıktan birkaç yüz seçip onları anlatmıştır. Ama bu sadece onların değil, bütün kalabalığın anlatısı olmuştur artık. Tıpkı Neruda'nın "Birliğin ve toplumun ayırdına varmadan şairin yazamayacağını," söylemesi gibi... Ormandaki bir ağacı anlatıyorsanız sadece o ağacın özelliklerini anlatmakla bitiremezsiniz. Diğer ağaçları da en azından ağacın çevresindeki ağaçları da anlatmak zorundasınız. Ve bir ağacın başına gelen felaket diğer ağaçları da etkileyecektir. Hatta ormanın en uzak köşesindeki ağacın kaderi de diğerlerininkine benzeyecektir. Yani kendi yazgımız yaşadığımız coğrafyadaki insanlardan çok da farklı değildir. Onlara bakmakla kendi yazgımızı görebiliriz.
TAŞRA İMGESİ
- 'Şehir ve Çocuk' öyküsünden hareketle, Abdullah Ataşçı'daki taşra imgesini açmak istiyorum! Taşra yazarı olarak görüyor musunuz kendinizi?
- Bazı öykülerimde taşrayı anlatmama rağmen kendimi taşra yazarı olarak görmüyorum. Her şeyden önce öykülerimde kullandığım dil taşra dili değildir.
- Bakın Pınar Kür, kendisiyle yaptığım söyleşide ne diyor: "Taşra ya da taşralılık bir zihniyettir bence. Bir içe dönüklük, hatta içe kapanıklık, kendisi dışındaki dünyayı algılayamama, algılamaya çalışmama halidir. Kendi yağında kavrulmak, dışardan gelen her şeye kuşkuyla bakmak... Gelişmelere kapalı olmak... Kimse kızmasın ama, Ankara başkent olmasına karşın hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamamıştır taşralıktan." (Cumhuriyet Kitap, Sayı, 858) Ne dersiniz Ankara'dan yazan bir yazar olarak Kür'ün bu açıklamalarına?
- Ankara'ya nereden baktığınızla ilgilidir bu. Kırşehir gibi bir yerden bakıyorsanız büyük bir metropoldür Ankara. İstanbul'dan bakıyorsanız elbette taşradır. Pınar Kür'ün dediklerine maalesef katılıyorum. Ankara gün geçtikçe tipik bir iç Anadolu kenti olmakta. Farklılıkları çoğaltacağı yerine, onları törpülüyor. Ama bu sadece Ankara için değil, Türkiye'nin büyük bölümü için geçerli. İstanbul için de aynı durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bir zihniyet ise taşralılık, ülkemizdeki insanların gün geçtikçe tek tip olmaya başladıklarını görüyoruz. Daha muhafazakâr, farklılığa daha tahammülsüz...
- "Kararımı vermiştim... Gidecektim. Gittim." Gitmek neyin izdüşümüdür sizde?
- Gitmek elbette kalmamanın izdüşümüdür. Yolun, yolcunun, yolculuğun da... Bende ise gelmektir aynı zamanda gitmek. Sürekli gitmek ile gelmek arasında olduğumu düşünüyorum. Asla kalmak değil ama bu. Tıpkı zaman gibi... Geçmiş ve gelecek vardır.
- "Niye?" sorusunun yanıtını çoğu insan bilmez diyorsunuz? Son soru mahiyetinde, peki ya ben size sorsam aynı soruyu, niye?
- Çünkü yazmak zorundayım. Eksilmemek için, sorularımı sorabilmek için... Ayna olmak için, insanlara seslenip buradan kendinize ve bana bakın demek için... Malzemeden çalmadan, hayatta ne varsa onları anlatmaktır derdim demek için... "Niye?" diye sormak için...
eoztopaof.anadolu.edu.tr
Sığ Suyun Balıkları/ Abdullah Ataşçı / Doğan Kitap/ 144 s.
Cumhuriyet Kitap, 17 Ağustos 2006
Öykü dergileri
Doğan HIZLAN
dhizlan@hurriyet.com.tr
___________________________________________________________________
YAYIN dünyamızda üç öykü dergisi yayımlanıyor.Hece Öykü, İmge Öyküler, Eşik Cini.
Ne yazık ki, yayınını 10 yıldır sürdüren Semih Gümüş'ün yönettiği Adam Yayınevi'nin çıkardığı Adam Öykü dergisi kapandı.
Hece Öykü iki ayda bir yayımlanıyor. Şubat-Mart 2006 sayısında, Dosya konusu: Öykümüzde Batılılaşma/Yabancılaşma.
Necip Tosun'un Türk Öykücülüğünde Batılılaşma/Yabancılaşma Algısı ve Yansıması Türk öykücülüğünde Batı ile yabancılaşma kavramının ilişkileri konusunda, değişik kuşakların eserlerini inceleyerek bazı yargılara varıyor.
Köksal Alver'in Arada Kalmak incelemesi de, Türk edebiyatçısının konumu açısından ilgimi çekti.
Seval Selçuk'un Ayfer Tunç'un 'Saklı' Öyküsünün Çözümlemesi de okunmalı.
Hüseyin Su ile Ömer Lekesiz'in hazırladığı Öykücüler ve Öykü Kitapları Sözlüğü de bu sayıda "KIL-KOL" bölümüne girdi.
İMGE ÖYKÜLER'DE DOSYA: YARATICILIK
İmge öyküler dergisinin şubat-mart sayısında (iki ayda bir yayımlanıyor); Dosya: Yaratıcılık.
Dosya'da yer alan adlar; Ahmet Sait Akçay, Mahir Öztaş, İnan Çetin, Faruk Duman, Özen Yula, Müge İplikçi, Álim Kahraman, Savaş Arslan.
Ahmet Sait Akçay'ın yönettiği açık oturuma katılan Mahir Öztaş ilgi çekici bir yaklaşım getiriyor:
"Dediğim gibi herkes yaşadığını yazıyor. Bir de bizim dışımızda anlayış ve biçim olarak yaşayan şeyler var, onlar da yaşıyor bir biçimde. Da Vinci Şifresi'ni örnek olarak verelim. Bu romanın dili bence on dokuzuncu yüzyıla ait."
Semih Gümüş'ün Kırk Satır Okumadan Bir Satır yazmak yazısı ile Feridun Andaç'ın Öyküler Yazmak yazılarını okuyun.
YENİ BİR ÖYKÜ DERGİSİ: EŞİK CİNİ
Eşik cini adını Hulki Aktunç'un Bir Çağ Yangını romanından almış.
İki ayda bir çıkacak (ocak-şubat) derginin yöneticisi Nalán Barbarosoğlu başlangıç yazısında dergiyi tanıtıyor:
"Eşik Cini, insana ve hayata dair yazılmış, yazılan ve yazılacak öykülere açılan kapının eşiğinde bir dergi olarak çıkıyor... Öykü dünyasını evi bellemiş, eşiğini yurtedinmiş bir 'cin' diye de görebiliriz onu..."
Hulki Aktunç'un Uyanan Keder-Bu, uyanan kederin birinci halidir'ini okuyun.
Selim İleri'nin Selçuk Baran'ı, yapıtını anlatan yazısı, "yazmam gerek..." önemli bir adı, yeniden okuma gündemimize getiriyor.
Ayfer Tunç'un Kibir'i tam bir ustalık ürünü.
Yekta Kopan'ın Eşiklopedik Sözlük'ü de doğrusu hoşuma gitti.
* * *
YUKARIDAKİ üç dergi de, size öykü üzerine incelemeler, öyküler sunacak, yeni öykücüleri tanıtacak.
========================================
Yayın Dünyasından
Hazırlayan: Gamze AKDEMİR
Yeni bir öykü dergisi: "Eşik Cini"
"Eşik Cini" adlı yeni bir öykü dergisi okurlarla buluşuyor. İsmi 'Eşik Cini' olarak belirlenen derginin bu ismine esinti olan ise Hulki Aktunç'un, "Bir Çağ Yangını" adlı romanının giriş cümleleri. 'Eşik Cini', Yasak Meyve ve Siyahî dergilerini de yayımlayan Komşu Yayınları bünyesinde yayımlanıyor. Dergi, amacını, yayın ve edebiyat dünyasında "Olabildiğince ezberi bozmak" olarak açıklıyor. İnanç haline dönüşmüş görüş ve bakış açılarının çevresini temizlemek, önüne serili haritaya olabildiğince değişik açılardan bakarak kalıplaşmış düşünme ve duyumsama alışkanlıklarından kurtulmaya çalışmak ve çoksesliliğin beslendiği kanalları açmak için uğraşacağını açıklayan dergi, öyküde nitelik çıtasının yükselmesini sağlamayı da temel işlevi olarak görüyor. Eşik Cini'nin ilk sayısında öyküleriyle Latife Tekin, Hulki Aktunç, Nabizâde Nâzım, Müge İplikçi, Ayfer Tunç, Jale Sancak, Zekeriya Tamer, Gassan Kanafani, Behçet Çelik, Vural Sözer, Nilüfer Altınel, Sait Faik Abasıyanık, Bekir Sıtkı Kunt, Seyit Göktepe, Ahmet Büke, Refik Algan, Özgür Soylu, Nergis Gün Uzun, yazılarıyla Ergun Kocabıyık, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Selim İleri, Handan İnci, İbrahim Yıldırım, Saadet Özen, Murat Gülsoy, Murat Yalçın, Necip Tosun, Ömer Lekesiz, Yekta Kopan, çizgileriyle Levent Gönenç, Memo Tekin, Hicabi Demirci yer alıyor. 16.02.2006
Hürriyet, 15 Şubat 2006
2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN
___________________________________________________________________
A. Kadir Konuksever: Caddeye Uzak Öyküler;
Adem Özbay: Acele Bir Hikaye Yazarı Aranıyor!;
Adnan Gerger: Yürürlükteki Yalanlar;
Ado: Timsahın İçinde;
Ahmet Aras: Efsanevi Kürt Şairi Evdalê Zeynikê;
Ahmet Büke. İzmir Postası'nın Adamları;
Ahmet Haluk Başaklar: Sanal Kalemin Gerçek Düşleri;
Ahmet Önel: Aynı Düşün İçinde;
Ahmet Tangün: Kiraz Toplayan Uskumru;
Ahmet Tanrıverdi: Hoşçakal Prinkipo;
Ahmet Ümit: Aşk Köpekliktir;
Ali Ayçil: Sur Kenti Hikayeleri;
Ali Duran Gülçiçek: Şah İsmail İle Gülizar -Türkülü Halk Hikâyeleri-;
Ali Haydar Haksal: Renklerin Dansı;
Ali Tokul: Gerçeği Rüyasından Da Güzel -Akasya Hikayeleri 5-;
Ateş Nesin: Zoka -Taşlamalar-;
Atilla Atalay: Yalnızlık Aletleri...;
Ayfer Tunç: Taş - Kağıt - Makas;
Ayşe Kilimci: Mucize Var mıdır, Memet Abla;
Ayşe Sarısayın: Yorgun Anılar Zamanı;
Baskın Oran: Enişte Gözüyle Bodrum; (*Anı / Anlatı)
Başar Başarır: Çıktığınız Hevesle İniniz;
Behçet Çelik: Düğün Birahanesi;
Berrin Karakaş: Sidre;
Betül Akdoğan: Sonra Bana Kuş Dediler; (Uzun Öykü);
Cahit Kayra: Bilgeler ve Balıklar;
Canan Tan: Türkiye Benimle Gurur Duyuyor!!!;
Canan Tolon: Geçmişsiz Gelecek;
Cemil Kavukçu: Selo'nun Kuşları; (* Çocuk-Öykü)
Cengiz Hortoğlu: Pes Doğrusu;
Deniz Kavukçuoğlu: Kedi Gülüşü;
Deniz Spatar: Kopya Kadınlar;
Derleme: Akın Alıcı: Hayata Yön Veren Öyküler;
Derleme: Ertekin Akpınar Mutlu Aşk Hikâyeleri;
Derleme: Hakan Büyükdere: Hayatınızı Değiştirecek Öyküler 1;
Derleme: Hakan Büyükdere: Hayatınızı Değiştirecek Öyküler;
Derleme: Halil Gökhan: Kıskançlık Öyküleri;
Derleme: Halil Gökhan: Mutsuz Aşk Hikâyeleri;
Derleme: Halil Gökhan: Türk ve Dünya Yazarlarından Aldatma Öyküleri;
Derleme: Hasan Aydın: Çingene Öyküleri;
Derleme: Muhsin Kızilkaya: Sürgün, Göç ve Ölüm -Çağdaş Kürt Edebiyatından
Seçme Hikâyeler-;
Derleme: Murathan Mungan: Erkeklerin Hikâyeleri -Murathan Mungan'ın
Seçtikleriyle-;
Derleme: Murathan Mungan: Kadınlığın 21 Hikâyesi -Murathan Mungan'ın
Seçtikleriyle-;
Derleme: Recep S. Tatar: Bu Toprağın Efsaneleri;
Derleme: Seda Arun: Kıyılara Kaçan Kadınlar;
Derleme: Ümit Otan: Kalbim Neden Olmazlarda;
Derleme: Yusuf Özkan Özburun: İnsan Sıcağı Öyküler;
Derleme: Yusuf Özkan Özburun: Yaşama Sevinci Öyküleri;
Dilek Aslaner: Tutkulu Bir Oyalanma;
Doğan Katırcıoğlu: Aşka Veda;
Doğan Yarıcı: Gece Kelebekleri;
Ekmel Denizer: Bir Trakya Masalı;
Engin Çetinbağ: Kadehi Boşalanlar;
Enver Aysever: Geç Kalmış Romantik;
Ersin Kalkan: Aşkın İçinde Aşk Var;
Esra Tayük: Bana Yakın Bir Yerlerde;
Faruk Duman: Keder Atlısı;
Fatma Işık- Banu Kopuz: Geliştiren Öyküler;
Fatma Karahisarlı: Bu Kitapta Siz de Varsınız;
Fatoş Yıldız: Aşk Yakalar Seni;
Ferhan Şaylıman: N'olur Beni Eve Götür;
Fuat Çakar: Rüyamda Çıplaktım Ve...;
Geveze: Aşka Dair;
Gönül Kıvılcım: Parçalı Aşklar;
Güler Kazmacı: Arızalı Erkekler;
Güler Yücel: Ben Anneme Dedim ki;
Günel Altıntaş: Erkek Peşinde Kadınların Başında Geçenler;
Günel Altıntaş: İnanç Hikayeleri Antolojisi;
Güney Dal: Yanlış Cennetin Kuşları;
Gürsel Korat: Çizgili Sarı Defter;
Hakan Büyükdere: Aslında Herkesin Bir Öyküsü Var;
Hakan Evrensel: Güneydoğudan Öyküler;
Hakan Şenocak: Hayatta Kalma Oyunu;
Hakan Şenocak: Sevgili Nefret;
Hakkı Yalçın: Yürek Ağlar Gözden Önce, Nokta; (Öykü / Roman)
Hatice Meryem: Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun;
Haydar Köprülüoğlu: Gün Aşımı;
Hüseyin Yılmaz: Munzur'da Gençliğim Kaldı;
Hüzeyme Yeşim Koçak: Saklı Değerler;
İbrahim Yıldırım: Hassas Ruhlar Şikâyetçi Aşklar;
İdil Önemli: Şiryan'ın Orkideler Kitabı;
İlker Özünlü: Kar Çiçekleri;
İlker Özünlü: Richard Bode Kar Çiçekleri Kitabını Alana Ustam Rüzgar
Kitabı Hediye;
İlknur Özdemir: Senin Öykün Hangisi;
İlyas Halil: Körler Bahçesi;
Jale Sancak: Sürgün Melekler;
Kaan Erkam: Opera Öyküleri;
Kamil Yeşil: Tamir Görmüş Aşk;
Kemal Demirel: Özel Cezaevi;
Kemal Yağmur: Dip Dalga;
Kenan Biberci: Küçük Hayat Ansiklopedisi;
Kenan Kalecikli: Hayallerimi Sende Unuttum Alkışlar... Perde;
Kenan Kalecikli: Sevgili(m) -Kırık Bir Aşkın Gece Notları-;
Kenan Kurtkaya: Vakit Geldi;
Kerem Yıldız: Kuyudaki Taşlar;
Kerim Bora: Rüzgara Fısıldanan Sözler;
Kevork Kirkoryan: Aşkın Kör Noktası;
Kevser Ruhi: Kehribar Kadınlar;
Mavisel Yener: Derin Yırtmaç;
Mebuse Tekay: Annem Gibi Olmadım;
Mehmet Koca: Toprağı Dinleyen Adam;
Mehmet Uyar: Sır Kapısı 2 Tünel, Muştu;
Meliha Akay: Gülüşün Gelincik Tarlası;
Metin Önal Mengüşoğlu: İstanbul Hikayeleri;
Mine G. Kırıkkanat: Aşk Hikâyeleri;
Muharrem Erbey: Yitik Şecere;
Murat Çiftkaya: Sevgi ve Şefkat Öyküleri;
Murat Çulcu: Baykuşlar Vadisi (Fakilu);
Murat Gülsoy: Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım;
Mustafa Balel: Karanfilli Ahmet Güzellemesi;
Mustafa Kutlu: Rüzgarlı Pazar;
Mustafa Türker Erşen: Yara;
Mustafa Yıldız: Gölgeli Düşler;
Muzaffer Buyrukçu: Ay Kokuyor;
Muzaffer Buyrukçu: İpek Pijamalı Katiller;
Münevver Oğan: Hüzünler Evi;
Münevver Oğan: Yitik ve Mavi;
Müyesser Güner: Kıyıdakiler;
Nalan Barbarosoğlu: Gümüş Gece;
Neşe Cehiz: Beni Odana Götür;
Nusret Gürgöz: En Hakiki Hayat Hikâyeleri;
Onur Caymaz: Ezilmiş Leylaklar Kitabı;
Orhan Tuncay: Bilge Öyküleri;
Ömer Ayhan: Siyah Beyaz Bir Öykü;
Pınar Kür: Hayalet Hikâyeleri;
Puna Pamir: Yolculuklar;
Reha Mağden: Cehennemde Bir Şehit;
Rıza Kıraç: Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi;
Sadık Yalsızuçanlar: 40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri;
Sami Yıldız: İçimize Yolculuk;
Sedef Özkan: Ninnikâbusninni;
Selim Gündüzalp- İsmail Örgen: Dostluk Öyküleri;
Selim Gündüzalp: Deyimler ve Öyküleri 3;
Selma Fındıklı. Loş Sokağın Kadınları - Ankara İstasyonu;
Sema Kaygusuz: Esir Sözler Kuyusu;
Semra Aktunç: Öyküler Unutmaz;
Serkan Özburun Bir Bâb-ı Âlî Kahvesi;
Seyit Göktepe: Defter ve Çikolata;
Süreyyya Evren: Buruşuk Arzular, İthaki;
Şadan Karadeniz: Fındıkfaresiyle Bilgisayar Faresi;
Şadıman Şenbalkan: Cumartesi Öyküleri;
Şadıman Şenbalkan: Namuslu Namussuz Cennetinde;
Şiir Erkök Yılmaz: Hop Eden Şey;
Şükran Yücel: Düş Gölgesi;
Tahsin Duman: Düş Dağı Mektupları; (* Şiir ve Öyküler)
Tanseli Polikar: Sati - Fantastik Öyküler-;
Tarık Dal: Kadınlar Terk Etmeyi Bilmez;
Tekin Sönmez: Kars Platosu Öyküleri;
Temel Karataş: Yol Ağrısı;
Turgay Kantürk: Hayat Siyah Ölüm Beyaz;
Türkay Demir: Aşk ve Öbür Duygular; (* Öykü Dizisi)
Uğur Ersoy: Erguvan Renkli Yıllar -Robert Koleji Öyküleri-;
Uğur Özakıncı: Aşkın Z'si;
Vicdan Efe: Sen de Topla Düşlerini;
Yavuz Ekinci: Meyaser'in Uçuşu;
Yazan Adam: Puya;
Yücel Balku: Goncanın Üçüncü Günü;
Zafer Doruk Aşkgüzar;
Zafer Kılıç: Kadınların Mahvettiği Erkekler;
Zehra Ünüvar: Yaprakta Sevgi Büyütmek;
Zeki Oğuz: Seçme Öyküler;
------------------------
|