ekinsanat37.sitemynet.com
turkeydeb.jpg

*

*


Betül Dünder'in Arkadaş Z. Özger Şiir Ödüllü şiirleri: 'Ayna Yorgunluğu'
'Yıkık kalpler sokağında karton bir valiz'

Betül TARIMAN
____________________________________________________________________

Betül Dünder, kitabının toplamına baktığımızda bir yandan hayatı estetize ederken, diğer yandan da aynanın içindeki kendiyle hesaplaşmış; kendine dokunurken başka hayatlara da dokunmuştur. Bir anlamda yazan, oynayan, ikilemlerini, düşlerini, kırgınlıklarını aynaya anlatan şair, artık aynadakiyle özdeşleşmiş, ayna da nerdeyse kendi olmuştur. Kitap 2005 Arkadaş Z. Özger Jüri Özel Ödülü'nü almıştı.

*************

Leylâ Erbil'in Cüce'si tarihten kopuşun öyküsü olduğu kadar, bir durumdan ötekine geçmelerin de öyküsüdür. Bir anlamda Zenime anlatılırken, Zenime'ye yüklenilen anlamlar içinde anlatıcı kendini görmekte, insanlığın serüvenine de değiniler yapılmaktadır. Aynaysa onu ve ötekileri yansıtır. "Alacakaranlıkta uyandın, koridora çıktın, seni daha da yaşlı gösteren göğsü farbalalı papatyalı sarı geceliğin üzerindeydi, aynaya baktın! Baktığında aynaya yoktu orada yüzün! Yüzün yoktu orada! Yutmuştu ayna seni! O sana bakıyordu bomboş, sen de ona; aynaydın da sen artık o sadece yansıtıyordu senin aynalığını sana. Saçmanın bulanmanın doruğundaydın!" Cüceden alıntıladığım bu bölümde, aynanın aynalığının ötesinde aynaya da birtakım işlevler yüklenmiş; neredeyse ayna da, kendini kendine bakanda görmeye başlamıştır. Ancak burada sonlu insan da ayna işlevini görmekte, ayna da insan da adeta birbirlerini yansıtmaktadırlar. Ayna Yorgunluğu adlı kitapta ise şairin kendisine, iç ben'ine bakması gibi bir durum söz konusu olmakla birlikte, şair güncele de ayna tutmuş; toplum içinde yaşan birey olarak çağın sorunlarından da kendini uzak tutmamıştır. Doğal olarak şairin aynaya baktığında gördüğü şeyler hayata ilişkin, çağımızı ilgilendiren, insanı yoran şeyler olmuştur. Buradan hareketle Betül Dünder'in Ayna Yorgunluğu adlı kitabının ilk şiiri olan Su Atlası'nın giriş bölümüne Dedem Korkut'un "Su, Tanrı'nın yüzünü görmüştür" sözünü alması tesadüf sayılmaz. Tanrı'nın dünyada kendini, gördüğü gibi Dünder de Ayna Yorgunluğu adlı kitabında dün ve bugün temelinde kendini, çocukluğunu, aşkı ve yıpranmış kadınları görmüş, bir çatışma alanı olan hayatımıza bir anlamda ayna tutmuştur. Hayata ilişkin şeyler; özlemler, tutkular, çocukluk... Ama bir sona doğru yaklaşma mütemadiyen. Doğrusu bu ya; herkesin bir hikâyesi vardır. Her hikâye beraberinde bir yorgunluğu getirir. Ayna bakılmaktan yorulur. Ayna gelgitlerden yorulur. Ayna derdinden... Ayna... Hep gelgitler yaşanır; kostümler değiştirilir, bir kenara atılır ya da yeniden giyilir. Bu da yorgunluk değilse nedir, hızla yaklaşırken insan kendi sonuna doğru?

"KENDİNİ TÜKETME OKULLARI"

Ayna Yorgunluğu Betül Dünder'in ilk şiir kitabı. Mayıs Yayınları tarafından yayımlanan kitap 2005 Arkadaş Z. Özger Jüri Özel Ödülü'nü almış. Aynı yıl benim de jürisinde olduğum Rıfat Ilgaz Şiir Ödülü'nü de alan şair 2002 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik ödüllerinde şiir dalında "dikkate değer" görülmüş. 75 doğumlu şair Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirmiş. İlk şiiri Varlık'ta yayımlanan Betül Dünder, şimdilerde yaptıkları ile de dikkatleri çekiyor. Şair Emel İrtem'le birlikte Yasakmeyve'de hazırladıkları ve üç bölüm halinde yayımlanan Dilin Kurdelasını Çözenler / Şair Kadınlar Dosyası, kadının tarihsel süreç içerisinde geldiği yeri göstermesi bakımından önemli. Daha çok da bu dosya, dosyada yer alan kadınlardan yola çıkılarak kadın sorununu irdeliyor ve gösteriyor. "Kendini tüketme okullarının" bir üyesi olan kadına ise sorunu üzerine düşünmek kalıyor.

"TOPUK YARASIDIR KADINLAR"

Çünkü yoksanmıştırlar, arka odada bir cam kedisi, sökülmüş bir kazak, ödünç alınmış bir gökyüzüdürler. Betül Dünder, işte bu kadını anlatır Ayna Yorgunluğu adlı kitabında. Hayatın yorduğu, kendinin de baktıkça aynayı yorduğu kadını. Bu nedenle; "topuk yarasıdır biraz da unutulan", "gözleri toprak artığı kadınlar", kuyudan çekilen saçlarıdır şimdi / gecenin tebaasına sunulan", "sesleri su eskiten rüzgâr biçen / ağlar çekilirken / ağlayarak çekiliyorlar kendilerinden" gibi dizeler yer alır şiirlerinde. Ki burada hep sunulma, beğendirme, beğenilme gibi görevlerle yetiştirilmiş olan kadının, sunulma durumu da şair tarafından işaret edilmiş; kendilerinden, acılarından bile ağlayarak uzaklaştıkları vurgulanmak istenmiştir. Zaman geçer kostümler değişir; ama yaşanılanlar bir türlü değişmez. Yoklanmışlık devam eder. Dışardan bir ses hep ona, yani kadına, onu yapma, bunu söyleme burada, dur der. Ki onu, yani kadını, tükensin diye bekleyen hep bulunur. Bu belki yanı başımızda ya da az ötemizde beliren ve soluğunu hep üzerimizde hissettirendir. " ılık bir acıydı. Bunu zamandan çıkardım / buydu gölün kara niyeti / beklediler dilimdeki hüner tükensindi / yaktılar kandili bilmezmiş gibi yaranın huyunu / büyüyordum o sırlı ağaçta yaranın kendi olarak" Burada yaranın kendi olan kadındır. Hayatın içlerinde açtığı oyukla, hünerle bezedikleri evlerinde kırık bir sandalye, paslı bir boy aynası olmaya namzet onlardır. Her türlü işi bir anda becerme yetisine sahip olanlar da. Aynı anda yapılan yemek, ütü, çamaşır, alınacaklar listesi, çalışma hayatı... Her türlü işe nasıl yetişiriz; buna kendimiz de şaşarız. Adlarımızsa ne çoktur... Kimi kez Humeysa, kimi kez Fatma, kim kez de Virginia. Ülkeler, coğrafyalar farklı olsa da sorun bitmez. Sevmeye, sevilmeye uzanmış bedende, beklentiler karşılanmaz bu karmaşa ortamında. Bir kaostur, alır başını gider. Kadınsa şefkat, sıcaklık, okşamak, koklamak demektir. Bu şefkati ise belki de en çok gösteren kadındır, annelerimizdir. Sanırım şimdi anacağım dizelerde, "kadından doğma bir atı bekler" ifadesinin kullanılması da bundandır. "sevilmeye yatan bir ormanın aralığından / göğe eriyen ırmak / taşmak için / kadından doğma bir atı bekler / - kime söylediysem bunu / bir karabasan gibi gördü düşündü / unutmuş olamaz" doğuda ise, töre cinayetlerine kurban giden kızlar, kadınlar hep var. İlkçağdan beri tanrıya adak olarak sunulan, saraylarda süs malzemesi yapılanlar da onlar. Örneğin Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi Tavananna adını alan kraliçedir. Tavananna, dini törenlerde ve bayramlarda başkanlık eder; kral savaşa gittiğinde ülkeyi yönetirdi. Ama dikkat edilirse kraliçe, kral savaşa gittiği zaman ülkeyi yönetirdi. Gerçi burada, ilkçağın o geride kalmış durumu göz önüne alındığında bile, demokratikleşme yolunda büyük bir adım olduğu düşünülse de, bu durum yine de bizlerin kadının ikinci sınıf vatandaş olduğu gerçeğini görmezden gelmemize engel teşkil etmez. İşte Ayna Yorgunluğu budur ya da aynayı yoran, nerdeyse görüntüleri de silikleştiren.


Namus ise iki bacak arasındadır nedense. Hayatın insanı nereye götüreceğini bilemeyen birtakım insanlar, şimdilerde kendi yaşanmışlıklarına bakmadan hep konuşuyorlar. Ürettikleri ise koskocaman bir hiç... Bunu şimdilerde daha çok yakınımızda, aynı düşünceyi paylaştığımızı düşündüğümüz insanlar yapıyor. Bir erkeğin vücut hatlarını, aşklarını, cinselliğini anlatması pek de sıkıntı yaratmıyor. Hatta onur duyulacak bir şeymiş gibi görülebiliyor. Aynı durum kadın için söz konusu olduğunda, o kadına başka bir gözle bakılabiliyor. Oysa şu kıstırılmış olduğumuz dünyada farklı renk ve kokuda ne çok insan var. Her insanın da farklı kişisel özellikleri, yaşamışlıkları...

YAŞAMA SARILMAK

Bu dünyada elbette aşklar da olacaktır, nişanlılar, eşler ve... İşte hazinlik burada başlıyor. İşte gerçek, işte yakınımızdakiler, işte hazinlik: "yanmak için unutulmuş bir barakadır hakikat / ve hazin bir hazine olarak sunulur / yeryüzüne bütün kızlar" Hazinliğin boy verdiği bu ortamda, aşk da her haliyle vardır. Hayatın bizleri boğduğu zamanda, tüm itilmişliklere, bir durumdan ötekilere geçmelere rağmen içimizi ferahlatır; yalan zamanda nefes almamızı da sağlar. Bu aşk "tanrı'ya doğru koşan ağaçların" bilmediği türden bir aşktır. Çünkü hayat insanı boğar; girdaba kapılmış insan belki çare olarak aşkı bulur karşısında. İşte yaşama sarılmak için yeter sebep olan aşka yazılan dizeler: "belki yaşamak için seçilen aşktı seçilen / tanrı'ya doğru koşan ağaçlar ne bilsin!" Bu aşk kimi zaman sevgiden tükettiğimiz bir aşktır da. Aynı evi paylaşmaktan, sahiplenmekten kaynaklı; tükettiğimiz, yenilemediğimiz bu aşk, yokluktan var olmuştur; ama bir zaman sonra da yokluğa da yolcu olacaktır. Dünder "yüzümüz bir defter gibi birbirine açılırken / Aşk... Yokluktan büyüyen kırmızı bir kitaptır / parçalanır elimizde sevgiden" derken toplumsal bir sorunu işaret eder aslında. Ama gün gelir aşk da biter. Bunda yenilenmemenin payının büyük olduğu söylenebilir. Eski bir koltuk, bir divan olup çıkarılıp atılır aşk evden. Her son, yeni bir başlangıç olmak için vardır. Tabii bu eski koltuk ya da kanepeye bakım yapmak da elimizde olan bir şeydir. "bir divan eskimiş çıkarılacak evden" derkenki çığlık "yokluktan büyüyen kırmızı bir kitap" olma haline dönme isteği ile ilintili bir şeydir. Anne ise nerdeyse tüm şairlerin olmazsa olmazı... Onların o koruyucu, yol gösterici tutumları, hiçbirimizin belleğinden silinmez. Terlediğimizde sırtımıza sokulan bir havlu, ateşler içinde yandığımız bir gece, başucumuzda bekleyen bir gölge, balkondan sarkarken belimizi kavrayan bir el, sıkılmasın diye kurguladığımız bir oyun... Sonsuzluğa uzansalar bile içimizde işlek bir acı şeklinde yerlerini almış, varlıkları hep içimizi ısıtmıştır. Hatırlanansa kimi kez annenin fotoğraftaki elleridir. "güne başlamak için ne iyi niyettir oysa / annemin fotoğraftaki elleri / hatırlıyor bir kez daha: unutma şarkı söylemeyi! / boğulmaya gittiğim denizlerden biliyorum / hep o ilk yalnızlıkla kurtulduğum / ne çok ad var bende çocukların küs dediği..." Ki buradan da o ilk yalnızlığa bakılabilir. Zaten insan doğduğu andan itibaren de yalnızdır. Fakat zamanla bu yalnızlık gittikçe büyür. Toplumsal baskılar, eş ve yakın akrabaların baskısı insanı gittikçe yalnızlaştırır. Tek çocuk olmaksa, kimi araştırmacılar için sorun gibi gözükse de, kimi araştırmacılar için tersi bir durum söz kokusudur. Hayat hikâyesinden tek çocuk olduğunu öğrendiğimiz Betül Dünder de, kendini yalnız bir çocukluktan büyütenlerden. Ki bu durum onu acıtmış olmalı ki, yalnızlıkla iç içe geçmiş şu dizeleri hüzünle yazmış. İşte çocuk arkadaşlar dağıldıktan sonra anneyi beklerken ki hüzün: "toplasın yüzümdeki gölü nilüferler / ve söylesin / kendini yalnız bir çocukluktan büyütenler / terk edilmek, / bütün çocuk arkadaşlar dağılınca evlere / beklemektir bir anneyi" Ya da şu iç burkan dizeler: "öptüğü hayatlarda vardır suyun elbet / ve kardeşi olmayan çocuklara / fazladan dağıtılan ekmek / el gibi bölüşülür geceleri"

ŞİİR VE HAYAT BAĞLARI

Şiirlerinin hayatla bağları da kopuk değildir Dünder'in. Hüzünlü ama umutsuz değildir. Baktıkça aynaya, aynayı yorar; ama her yorgunluktan da yeni bir umuda yelken açar. "defnenin kendine bir orman aradığı doğrudur / ırmağın güzelleşmek için / köprüye ihtiyacı var / su durdu bunun için" dizeleri bu düşünce ile yazılmış dizelerdir. Zaten umutsuzluk bir anlamda hayattan umut kesmektir. O hayattan umut kesmez; ama gerek bir kadın gerekse toplumun içinde bulunduğu durum, dünya ve Türkiye gerçekleri içini acıtır. "göğsümde yüzyılın ayak izi o soğuk damga! / daha mavi bir yüzle öpülmek için / uyandım ki / suyun tadı vardı / karanlıkta kara bir desen / takla atan güvercinler ve çember / sesler duydum sözden kovulmuş sesler / nasılsa henüz not vermiyor dedim güller" Defteri İnce Yazı adlı şiir ise Kızıltepeli Uğur'un anısına yazılmış. "serin bir meyve gibi düştü şimdi duvardan / tahtaya doğru uzayan haritalar / acının sandıklarını boşaltmadan dolduranlar / uğurlamaya bile gidilmezmiş / kıpkırmızı sesiyle devletin çağırdığı / bir çocuğun cesedi" derken, Betül Dünder aslında şair olarak muhalif kimliğini de sergilemektedir. Ondaki bu bütün hayatları bilme isteği şiir yazdırır. Çocukluğuna girip çıkar, annesiyle söyleşir, toprağa dokunur, çiçeklere su verir, hayatı ezberler ve nerdeyse tüm sokakları. Yazmak eylemi denilince ya da muhaliflik söz konusu olduğunda, burada Ahmet Erhan'ın Hayat, Adın Kalleş Olsun (Şiir Odası Mart 2000) yazısının son paragrafı hatırlanabilir. Erhan yazısının son bölümünde: "Yazmak hayata doğrudan müdahaledir. Bu eylemi yalnızca 'dil' boyutuna indirgemek, dilin yaşayan bir şey olduğunun bilincine varmaktır. Elbette ki yazmak son kertede bir dil olayıdır; ama İncesu vadisi kuytu, İncesu vadisi sessiz, İncesu vadisi karlar altında yapayalnız'ı gözden kaçırdınız mı bir abuklama eylemine dönüşür. Niye mi? Adını büyük harflerle başlattığım şu hayat kalleş olsun... Çünkü ölümün eli kalem tutmaz!" der. Müdahale etmek ancak eylemle mümkündür. Bu anlamda bakıldığında şiir de bir eylemdir. Var olan bir şeyi sadece gösterir.

HAYATIN YORDUĞU YÜZ...

Denilebilir ki Dünder, kitabın toplamına baktığımızda bir yandan hayatı estetize ederken, diğer yandan da aynanın içindeki kendiyle hesaplaşmış; kendine dokunurken başka hayatlara da dokunmuştur. Bir anlamda yazan, oynayan, ikilemlerini, düşlerini, kırgınlıklarını aynaya anlatan şair, artık aynadakiyle özdeşleşmiş, ayna da nerdeyse kendi olmuştur. Baktığında gördüğü yorgun bir yüz, ama hayatın yorduğu bir yüzdür. Buradan hareketle Hilmi Yavuz'un Ayna Şiirleri adlı kitabından şu dizeler akla gelebilir. "Benim yüzümdür işte, mağrur, kalın şizofren / unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada"ki bu şiirlerin yazıldığı dönemler farklı olsa da Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, geçilen süreçler göz önüne alındığında, aynaya bakan kişiler değişse bile aynada görülen şeyin değişmediği bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yavuz'un, modern insanın trajedisini anlattığı gibi burada Dünder de, şimdi temelinde insanlığın trajedisini söylemiş, hem yazdıklarına hem de kendine ayna tutmuştur. Dilerseniz Dünder'in dizeleri ile sonlayalım bu yazıyı ve bundan sonra onun neler yapacağını merakla bekleyelim:


"bir mabet sevişmek için kundaklanabilir oysa / gölgenin taşta sınandığı kara / günah! Sevilen bir yaranın kadın halidir orada / Unut diyor yapraklar unut! / acıyla dönülen kavşaklardan sonra / tutunurken sarıya ve sayrıya hayal / bir kapıyı tersten açmak gibidir hayat / doğmamış çocukların kalbine bakarak / kendi kuytusunda delirmek için / gün sayacak / gün sayacak / kadınlar".

Ayna Yorgunluğu/ Betül Dünder/ Mayıs Yayınları/ 60 s.

Cumhuriyet Kitap, 13.04.2006



Haydar ERGÜLEN

Niçin Aşk?

20.07.2005

Baştan söyleyeyim: Bu bir aşk mektubu değildir. Memleketin yine her bakımdan bir ateştopuna döndüğü şu yakıcı ve boğucu ortamda aşk mevzuuna girip harareti artırmak da istemem. Merdiven Şiir dergisinin 4. sayısında bir soruşturma var: 'Niçin Şiir Yazıyorlar?' Büyük, orta, genç, her boydan şairler bu sorunun hakkını veren yanıtlar hazırlamışlar. Herkes meşrebince niçin şiir yazdığını açıklıyor. Arada Baki Ayhan T. gibi 'Niçin yazdığımı bilmiyorum' diyenler de çıkıyor, Sina Akyol gibi 'Şairin bir poetikası varsa, niçin yazdığını mutlaka bilir' diyenler de. Ben bu hususta kendimi Baki Ayhan T.'ye daha yakın buluyorum, çünkü vaktiyle ben de 'Niye şiir yazdığımı bilmiyorum' demiştim ve bir hayli de zılgıt yemiştim!
Şair arkadaşların yanıtlarını okuyunca, sorunun 'Niçin şiir yazıyorsunuz?' değil de, sanki 'Niçin âşık oluyorsunuz?' biçiminde sorulduğunu düşündüm. Evet, itiraf ediyorum, hayli indirgemeci bir tutumla, düzlem kaydırarak, soru öyle sorulmuş da olsa, yanıtların pek fazla değişmeyeceğini hissettim. Bence, aşkın ne kadar dile getirilebilir sebebi varsa, şiirin de o kadar sebebi vardır. Şairler niye şiir yazdıklarına dair pek çok sebep sıralamışlar sıralamasına da, sebepler sıralandıkça zemin de kaybolmuş. Sonunda elde bir sürü sebep kalıyor, ama hiçbiri soruya bir cevap oluşturmuyor. Bu belirsizlik ya da boşluk hissi söz konusu şairlerden kaynaklanmıyor elbette, soruşturmayı yanıtlayan 17 şairin yerine başka 17 şair seçilseydi de belirsizlik ortadan kalkmayacaktı sanırım.
Gerçekten ilginç, güzel ve doğru cevaplar vermiş şairler. Ahmet Oktay 'büyülemek ve büyülenmek için' şiir yazıyor, Kemal Özer "Elimden gelenin bu olduğuna inandığım için" diyor, Güven Turan "Dünyamı dile getirmek ve onu paylaşmak için" diye yanıtlamış, Sina Akyol 'bir başka dili kullanabilmek' biçiminde özetliyor, Ali Günvar 'aslında şiir filan yazma derdinde olmadığını' ve 'sürekli kendisiyle hesaplaştığını' beyan ederken, Ali Ural "Şiir beni neden seçti?" diye soruyor. Akif Kurtuluş samimi olarak 'bilmediğini' söylerken, Mehmet Can Doğan, Yunus'un dizesiyle yanıtlıyor: "Ya ben öleyim mi söylemeyince?" Hüseyin Atlansoy "Kalem ve buğdayın hakkını teslim için" derken, Şaban Abak 'seçilmiş 10 sebep' sıralıyor, bunlardan ikisi: "Sezai Karakoç da şiir yazmış olduğu için" ve "Atımızı kaybettiğimiz için". Baki Ayhan T., 'sözcüklerin de yalnız sözcük olmadıklarını anladığını' ve 'onların arasında olmak için' yazdığını belirtiyor. Celal Fedai delikanlılık süslerinden uzaklaşırken şiire yaklaştığını, Bülent Ata 'ayağa kalkmak için', Murat Menteş 'nakavt olmamak için' yazdıklarını söylüyorlar. Nilay Özer "Kendimi şiir yazarken buldum" diyor, Mehmet Erte, insanı hak etmediği yerden indirmek, alçaltmak için yazdığını itiraf ediyor, Ayşe Sevim de "Bana verilen maske şiirdi" diyor.
Hemen hepsi de zekice, samimiyetle verilmiş cevaplar, ben de aynı samimiyetle eskiden 'hakikat nardadır' demiş ve şiir yazmama bir sebep olarak narı göstermiştim, elbette benimki de bu sorunun cevabı değil. Belki de tıpkı aşk gibi sebepsiz olan şiire bir sebep bulmak, aramak için yaklaşmamalı, 'İhtiyacım vardı, yazdım' demeli: Bir 'tüketim maddesi' değil, bir 'ihtiyaç maddesi' olarak bakılmalı şiire belki de. Tıpkı aşk gibi. Şairlerin yanıtlarında gizli duran 'aşk' bana bunları hatırlattı. Hem şiire ihtiyacı olanlar herkesten önce şairler değil midir? Şiirin de, aşkın da bir 'ihtiyaç' olduğunu söylemek pek 'şairane' sayılmaz, hoşa da gitmez ama, şiirle şair arasındaki ilişkiyi doğallaştırıp, daha sahici ve daha hakiki bir yakınlıktan söz etmemize yol açabilir.

Diğer yazıları için TIKLAYINIZ

Cumhuriyet Kitap, 04.04.2002
----------------------------------------------"* Cumhuriyet yazarı Ozan Ozanoğlu'nun 'Yayla Gönüllü Adam' diye tanımladığı yazar Tahsin Şentürk'ün 'Nerede İnsan Çevre Perişan' isimli kitabının piyasaya çıktığını... Kitabın; şiir, yergi ve taşlamalardan oluştuğunu... (P.K. 12/Karabük)"(Şakir Süter
Akşam, 20 Mayıs 2005)
----------------------------------
KISA, KISA ...

Bunaltı Durağı ve Çatal Zeytin

OZAN OZANOĞLU

Şair ve yazar... Bütün özelliklerinin merkezinde bu iki meşale; şair ve yazarlığı durur. Dupduru dilinin ucunda dirençle sivriltilmiş oklar ve iki yanında keskin kalemler vardır. Sözcüklerle bilinen kalemler.

O, iyiliğin, dürüstlüğün, güzelliğin ve insancıllığın küçük ve sıcak barakasını çok sevmektedir. Bundan nasibini alamayanlara kırgın değildir.

Beyaz bir örtünün altına saklanıp, kara suratlarını gizleyenlere, o örtüyü bile nasıl kararttıklarını gözlerine sokarcasına gösterir. Bağırıp çağırmadan yapar bunu. Yalancılar, talancılar, kirliler, kalitesizler, sevgisizler, saygısızlar onun sivri dilinden payını alcaktır.

Bir nüktedandır: İnce eleyip sık dokur ve taşla gedip arasında kırılacak şeyler olmamasına da özen gösterir.

Utanmaz adam sayısının onurlu insan sayısından yüksek olduğu tahmin edilen bir alacakaranlık kuşağındadır. Üstelik burada, ''yazmak'' gibi rahatsız edici bir huy edinmiştir! Ot adamlara, kıpırdamayanlara öfkelidir. Bu kötü huylu sessizliğe ince ince dokunurken, iğneyi de çuvaldızı da yanında taşır.

Bir gezgindir. Her gittiği kent, ayrılışının ardından dostluklarla bezenmiştir. Kentlerin insansız telaşından mutsuzdur. Bu yüzden hep insanca olsun ister, atılan her adım...

Çevre dostudur. Onun elinden ekmeğini alabilirsiniz, ama çiçeklere, toprağa, ağaçlara hor gözle bakamaz, hatta dokunamazsınız... O soluduğunuz havayı sizden daha çok seviyor olabilir. Bu duyarlılığını yazdıklarında ve söylediklerinde her zaman bulabilmek mümkündür. Bundan hangi çocuk ve hangi park acı duyar, bu yüzden hangi kirlilik sevinir, hangi kaos pay alır, kim özür diler? Sahiden, kim özür diler doğadan? O en derin aynadan...

''Uygarlığın ve çevreciliğin cümle kurmasındayız hâlâ" der. Hem de, neredeyse cümlemiz!

Trafik meydan savaşı dediği, ''ateşkesi ve barışı olmayan'', trajik kargaşaya bir durak arayan rehberdir.

İyi bir gözlemcidir. Öyle köşesinde oturup gelen gelsin diyemez, çağırır adamı da sözü de yazıyı da. Bir gazeteyi okurken, bir kez daha koşar haberin peşinden. Yazının izlerine bakar, dokunur ve farklı açılardan görebilmeyi, duyumsayabilmeyi ister. Olup bitenlerden habersizmiş gibi durmak onun işi değildir.

Türkçenin, onu hep korumaya çabalayan yakın arkadaşıdır. Yazdıkları ve söyledikleri ile dilde her geçen gün artan yozlaşmaların karşısında durur.

''Bunaltı Durağı'', ''Kömürden Adam'' ve ''Çatalzeytin'' adlı kitaplarının yanı sıra, ''çok sayıda dergi ve gazete, yıllık ve kitaplarda, radyo ve televizyon programlarında yapıtları yer alırken, şu giderek kendi deyimiyle ''alabildiğine otsu'' bir durağanlığa dönüşen yaşam biçimlerini daha renkli kılabilmekten yanadır. Onun ve onun gibilerin duruşundan ışıklar alıp, kokuşmuş bencillikleri yıkamak, sokağa dilinde merhabalarla çıkmak, kapımızın önünü süpürmek, bir tek fidan dikmek, bir kitap fazla okumak birine el uzatmak, insana insanca, doğaya doğanın dilini çözerek bakmak hiç zor değildir aslında.

Sözcükleri bağından solundan çekiştirip duranlara inat, varlıklarıyla buluşturur onları. İroni, vazgeçemediği dostudur. Yazarken, içinde ay ışığı saklanan bir bardak çay eşlik eder ironiye. Kimi zaman kaşığın bardağa vuruşunda, kimi zaman bardağın kırılışında çıkardığı sestir bu ince gülümseyiş.

Kuşkusuz yerginin olduğu yerde ironi de o haklı yerini alacak ve halkın içtenliğini sunacaktır.

Onlarca şiir, deneme, makale, eleştiri ve yergiler halkın akıcı sesine dönüşüverir, kaleminde.

Şiirleri, yazıları; yaşamın içindekilerle dopdolu, insanın doğa karşısındaki duruşunu sorgulayan yapısallıktadır.

Uzun soluklu şiirlerinde, memleket özleminiz, bir parça dindiriveren, tablolar çıkıverir karşınıza. Dalıp gidişinize tatlı bir gülümseyiş eşlik eder.

''Hey gidi günler hey'' şiirindeki içtenlik ve duru anlatım, okuru sürükleyip götürüverir, belki de kendi içindeki uzaklara. Sonra, ''Madalyon'', ''Bir Gecekondu'', ''Yaban Özlem'', ''Deli'' ve daha onca güzel şiir...

Ve Hamal şiiri:

''Vurmuş dağı sırtına/alın teriyle suluyor yaşamayı/sermayesi üç kulaç urgan.'' Bu şiiri okuyan herkesin içinde toprak kokan bir ağaç büyüyecektir. Bilgelerin adları ve söyledikleri, bunca zamanı aşıp dipdiri kalıyorsa bunda kuşkusuz az sözle çok şey söyleme sanatının gücü vardır.

''Kapancayla kuş tutup azat etmiş'' bir şairin, özgürlüğe düşkün yazılarını ve şiirlerini okumuş olmanın tadı vardır artık üzerimizde.

Eğer özleminiz gövdenize ve oradan yüreğinize doğru yol alacak ılık bir meltemse, Onun ''Uzakta'' şiiri bunu karşılayacaktır. Hatta o şiirin şu kadarı bile: ''Her şeyin ortak soluğu/selam taşıyıcı esinti/senin öpücüğün olmasa/çiçekler açar mı?''

Aşktır onun gözünde Ginolu. Aşkın yansımalarıdır.

''Yeşille mavinin dudakları arasında bir öpücük Ginolu'' dizeleri kadar özlem ve sevgi yüklenmiş bir anlatım zor bulunur.

''Gurbet Damgalı'' şiirini okuyamayanların yitirdiği çok şey var elbette... Çünkü ''deniz mayalanır özlemimizle/ağaçlar çiçeğe durur.''

O güzel, o güleç, o aydınlık yüzünü Ginolu'da bırakmıştır.

Yaslanmış bir yanağı güneşin gövdesine, öbürü fenere makas verir. Sesi balıkları kışkırtır suyun üzerinde oynaşmak için... Gülüşü gül gibi düşer koya; yakamozlar yengeçlere kadar taşır balıkların selamını.

Uzakta, gurbette ya, uzaklık dediğimiz yeniyetme bir çocuk ya da acemi bir avcıdır özlemin yanında. Ve yine bize soluk soluğa şiir ve iyimserlik getirir.

Bu gönlü özlemle sebil, bu gönlü yayla adam, sözcük sözcük dağıtmaktadır insancıllığını, duyarlığını, sevgisini, hoşgörüsünü. ''El sallamakla ve selam dağıtmakla geçinen, bir istasyon çocuğudur.'' Onu gören, tanıyan, onunla iki çift laf eden bilir, yüzünden ve sesinden yüreğe doğru serpilen yayla kokulu soğuk suyu.

Bir çuval som altın koysanız önüne, ille de ''Somay'' diyecektir. Som altın kalsın, som bir ay gibi gecenin karanlığına dirençle düşen aydınlık bir selam olsun ona, Tahsin Şentürk'e.

Cumhuriyet Kitap, 11.04.2002
----------------------------------------
KISA, KISA ...

Bunaltı Durağı ve Çatal Zeytin

OZAN OZANOĞLU

Şair ve yazar... Bütün özelliklerinin merkezinde bu iki meşale; şair ve yazarlığı durur. Dupduru dilinin ucunda dirençle sivriltilmiş oklar ve iki yanında keskin kalemler vardır. Sözcüklerle bilinen kalemler.

O, iyiliğin, dürüstlüğün, güzelliğin ve insancıllığın küçük ve sıcak barakasını çok sevmektedir. Bundan nasibini alamayanlara kırgın değildir.

Beyaz bir örtünün altına saklanıp, kara suratlarını gizleyenlere, o örtüyü bile nasıl kararttıklarını gözlerine sokarcasına gösterir. Bağırıp çağırmadan yapar bunu. Yalancılar, talancılar, kirliler, kalitesizler, sevgisizler, saygısızlar onun sivri dilinden payını alcaktır.

Bir nüktedandır: İnce eleyip sık dokur ve taşla gedik arasında kırılacak şeyler olmamasına da özen gösterir.

Utanmaz adam sayısının onurlu insan sayısından yüksek olduğu tahmin edilen bir alacakaranlık kuşağındadır. Üstelik burada, ''yazmak'' gibi rahatsız edici bir huy edinmiştir! Ot adamlara, kıpırdamayanlara öfkelidir. Bu kötü huylu sessizliğe ince ince dokunurken, iğneyi de çuvaldızı da yanında taşır.

Bir gezgindir. Her gittiği kent, ayrılışının ardından dostluklarla bezenmiştir. Kentlerin insansız telaşından mutsuzdur. Bu yüzden hep insanca olsun ister, atılan her adım...

Çevre dostu
Çevre dostudur. Onun elinden ekmeğini alabilirsiniz, ama çiçeklere, toprağa, ağaçlara hor gözle bakamaz, hatta dokunamazsınız... O soluduğunuz havayı sizden daha çok seviyor olabilir. Bu duyarlılığını yazdıklarında ve söylediklerinde her zaman bulabilmek mümkündür. Bundan hangi çocuk ve hangi park acı duyar, bu yüzden hangi kirlilik sevinir, hangi kaos pay alır, kim özür diler? Sahiden, kim özür diler doğadan? O en derin aynadan...

''Uygarlığın ve çevreciliğin cümle kurmasındayız hâlâ" der. Hem de, neredeyse cümlemiz!

Trafik meydan savaşı dediği, ''ateşkesi ve barışı olmayan'', trajik kargaşaya bir durak arayan rehberdir.

İyi bir gözlemcidir. Öyle köşesinde oturup gelen gelsin diyemez, çağırır adamı da sözü de yazıyı da. Bir gazeteyi okurken, bir kez daha koşar haberin peşinden. Yazının izlerine bakar, dokunur ve farklı açılardan görebilmeyi, duyumsayabilmeyi ister. Olup bitenlerden habersizmiş gibi durmak onun işi değildir.

Türkçenin, onu hep korumaya çabalayan yakın arkadaşıdır. Yazdıkları ve söyledikleri ile dilde her geçen gün artan yozlaşmaların karşısında durur.

''Bunaltı Durağı'', ''Kömürden Adam'' ve ''Çatalzeytin'' adlı kitaplarının yanı sıra, ''çok sayıda dergi ve gazete, yıllık ve kitaplarda, radyo ve televizyon programlarında yapıtları yer alırken, şu giderek kendi deyimiyle ''alabildiğine otsu'' bir durağanlığa dönüşen yaşam biçimlerini daha renkli kılabilmekten yanadır. Onun ve onun gibilerin duruşundan ışıklar alıp, kokuşmuş bencillikleri yıkamak, sokağa dilinde merhabalarla çıkmak, kapımızın önünü süpürmek, bir tek fidan dikmek, bir kitap fazla okumak birine el uzatmak, insana insanca, doğaya doğanın dilini çözerek bakmak hiç zor değildir aslında.

Sözcükleri bağından solundan çekiştirip duranlara inat, varlıklarıyla buluşturur onları. İroni, vazgeçemediği dostudur. Yazarken, içinde ay ışığı saklanan bir bardak çay eşlik eder ironiye. Kimi zaman kaşığın bardağa vuruşunda, kimi zaman bardağın kırılışında çıkardığı sestir bu ince gülümseyiş.

Halkın akıcı sesi
Kuşkusuz yerginin olduğu yerde ironi de o haklı yerini alacak ve halkın içtenliğini sunacaktır.

Onlarca şiir, deneme, makale, eleştiri ve yergiler halkın akıcı sesine dönüşüverir, kaleminde.

Şiirleri, yazıları; yaşamın içindekilerle dopdolu, insanın doğa karşısındaki duruşunu sorgulayan yapısallıktadır.

Uzun soluklu şiirlerinde, memleket özleminiz, bir parça dindiriveren, tablolar çıkıverir karşınıza. Dalıp gidişinize tatlı bir gülümseyiş eşlik eder.

''Hey gidi günler hey'' şiirindeki içtenlik ve duru anlatım, okuru sürükleyip götürüverir, belki de kendi içindeki uzaklara. Sonra, ''Madalyon'', ''Bir Gecekondu'', ''Yaban Özlem'', ''Deli'' ve daha onca güzel şiir...

Ve Hamal şiiri:

''Vurmuş dağı sırtına/alın teriyle suluyor yaşamayı/sermayesi üç kulaç urgan.'' Bu şiiri okuyan herkesin içinde toprak kokan bir ağaç büyüyecektir. Bilgelerin adları ve söyledikleri, bunca zamanı aşıp dipdiri kalıyorsa bunda kuşkusuz az sözle çok şey söyleme sanatının gücü vardır.

''Kapancayla kuş tutup azat etmiş'' bir şairin, özgürlüğe düşkün yazılarını ve şiirlerini okumuş olmanın tadı vardır artık üzerimizde.

Eğer özleminiz gövdenize ve oradan yüreğinize doğru yol alacak ılık bir meltemse, Onun ''Uzakta'' şiiri bunu karşılayacaktır. Hatta o şiirin şu kadarı bile: ''Her şeyin ortak soluğu/selam taşıyıcı esinti/senin öpücüğün olmasa/çiçekler açar mı?''

Aşktır onun gözünde Ginolu. Aşkın yansımalarıdır.

''Yeşille mavinin dudakları arasında bir öpücük Ginolu'' dizeleri kadar özlem ve sevgi yüklenmiş bir anlatım zor bulunur.

''Gurbet Damgalı'' şiirini okuyamayanların yitirdiği çok şey var elbette... Çünkü ''deniz mayalanır özlemimizle/ağaçlar çiçeğe durur.''

O güzel, o güleç, o aydınlık yüzünü Ginolu'da bırakmıştır.

Yaslanmış bir yanağı güneşin gövdesine, öbürü fenere makas verir. Sesi balıkları kışkırtır suyun üzerinde oynaşmak için... Gülüşü gül gibi düşer koya; yakamozlar yengeçlere kadar taşır balıkların selamını.

Uzakta, gurbette ya uzaklık dediğimiz yeniyetme bir çocuk ya da acemi bir avcıdır özlemin yanında. Ve yine bize soluk soluğa şiir ve iyimserlik getirir.

Bu gönlü özlemle sebil, bu gönlü yayla adam, sözcük sözcük dağıtmaktadır insancıllığını, duyarlığını, sevgisini, hoşgörüsünü. ''El sallamakla ve selam dağıtmakla geçinen, bir istasyon çocuğudur.'' Onu gören, tanıyan, onunla iki çift laf eden bilir, yüzünden ve sesinden yüreğe doğru serpilen yayla kokulu soğuk suyu.

Bir çuval som altın koysanız önüne, ille de ''Somay'' diyecektir. Som altın kalsın, som bir ay gibi gecenin karanlığına dirençle düşen aydınlık bir selam olsun ona, Tahsin Şentürk'e.


Uygunsuz İşler Uygun Adım/Depremsyon/ Tahsin Şentürk/Yazışma Adresi:P.K. 12- Karabük Tel:(0370)412 12 48-41287 84


KEŞAN'dan

Betül TARIMAN


AYIN ŞİİRİ/ARİF DAMAR

Mart 2005 edebiyat dergilerinden Adam Sanat, Agora, Akatalpa, Berfin Bahar, Dize, Edebiyat ve Eleştiri, Evrensel Kültür, kitap-lık, Lâcivert, Nikbinlik, Şiiri Özlüyorum, Ünlem, Varlık, Yasakmeyve ve Yazın'da yer alan şiirleri okudum, inceledim. Varlık dergisinde yayımlanan, Betül Tarıman' ın ''Köz'' adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Bilindiği gibi, büyük çoğunluk kadınlardan şair olamaz diye düşünür ve Lesboslu (Midillili) Safo nedense hep unutulur. Bense son üç aydır hep kadın şairleri seçmişim: Önce Lâle Müldür , sonra Didem Madak ve şimdi de Betül Tarıman. Ayrıca, uzun zamandan beri yinelediğim bir düşünceme göre büyük ve ölümsüz şairler kadınların içinden çıkacaktır. Çünkü kadınlar, erkek egemen dünyamızda bugüne dek hep engellenen kendi gerçekliklerini yazacaklardır. Betül Tarıman'ın ''Köz'' şiirine gelecek olursak, Betül Hanım okurlara sevmediği bir kenti betimliyor. Adını vermediği bu kent, Türkiyemizin herhangi bir kenti, kasabası olabilir. Tarihsel gelenekleri sürdüren bu kentler birkaç büyük şehrimizin dışında her yerdir. İster Van, ister Kastamonu ve isterse Kırklareli olsun. Kuşkusuz bütün kentlerimizde az da olsa aydınlık bir çevre bulunur. Ama kişi bununla yetinmek istemez, bu dar çevrenin dışında da çağdaş bir aydın olarak yadırganmamayı arzu eder doğallıkla. Bu arada bir olguya da değinmek istiyorum. Yakın yıllara kadar, Ankara ve İzmir bile taşra sayılır, oralardan iyi şair, iyi yazar çıkmayacağına inanılırdı. Bir anlamda yanlış da değildi. Yine de kültür, sanat ve edebiyatın başkenti İstanbul olmakla birlikte, Betül Tarıman'ın yaşadığı Kastamonu'dan da iyi bir şair çıkabiliyor. Eskilerde Ankara'da, İzmir'de, Adana'da yaşayan şair ve yazarlar olanak bulur bulmaz İstanbul'a gelir yerleşirlerdi. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Cemal Süreya başta olmak üzere daha birçokları gibi. Şimdilerde Ankara'da olsun, İzmir'de olsun başka yere gitmeyi düşünmeden yaşayan, üreten yazar ve şairlerimiz hiç de az değil. Betül Tarıman genç bir hanım, ileride şiirini daha da geliştireceğini düşünüyorum. 7 Nisan 2005, Moda(Cumhuriyet 14.04.2005)

İlgili Site: http://www.cumhuriyet.com.tr

7 Eylül 1962'de Edirne'nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Anadolu'nun çeşitli kentlerinde tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. İlk şiiri Ağustos 1992 tarihli Kıyı dergisinde çıktı. Şiirlerini ve yazılarını Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Şiir Odası, Yeni Biçem, Edebiyat ve Eleştiri, Son Kişot, Akatalpa, Damar, İnsancıl, Dize, İnsan, Bahçe, Şiir Ülkesi, Düşlem, E Edebiyat, Şiiri Özlüyorum başta olmak üzere çeşitli dergilerde yayımladı. Şiirlerle fotoğraf sergisi açtı. Kurduğu şiir atölyesinde şiir çalışmalarını sürdürdü. Şair ve yazar Rıfat Ilgaz anısına 2001 yılından bu yana verilen Şiir Ödülü'nün kurucusu oldu. Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi (WALD) tarafından Mahalleleri ve Muhtarlıkları Güçlendirme Projesi kapsamında kurulan Kastamonu Mahalle Evi'nde sanat danışmanlığı yaptı. Cumhuriyet Kitap ekinde kitap tanıtımları yazıyor. Kitapları: Ay Soloları (1995), Üzgündü Kırlar (1996), Kardan Harfler (2000), Güle Gece Yorum ları (2002), Yol İnsanları (2004). (Arif DAMAR, Ayın Şiiri Köşesi'nden)

İlgili Site: http://www.cumhuriyet.com.tr

köz


kaç yıldır ayak burkulması bu şehir
tek tip elbiseleriyle kederleri bir
kindir bacalarından sızan
bir köy okulu yalnızlığı giderek
korktunuz
sofranız azalacak sanarak
arka tarafta oturmaktasınız
(süs bitkileri de öyledir)
bir imza kampanyasında çekimser
utancı madalya gibi omzunuza astınız
tabiiiiii
unvanlar önemliydi ve
önemsizdi hınzır çocukları şehrin
bir istasyon şefi çarşıyı üşüten telaş... (şehrin fakirleri ayrı)
ayrı ayrı söylenmiştik
bodrum katlarına yazılalı beri
ve mazgallara düşürdüğümüzdü heves
şimdi
gökyüzünden tayyare geçmiş
dilim dilim kesilmiş gökyüzü bul ../..
odamda gülmek saatleri gülmekler bul
yoksul evleri yetimler sazlıklar
bilirsiniz resmi elbise içinde
doğrudur yanlışlar bile
doğrular bul
git zayıflık bir beddua
yaldızlı saçlarında
kösnül bir şevk
alnındır o kirli şey
öldün cibinlik altında kutsal
ev keşkedir
kayıp bir baba resmidir asansör
boşluğunda
b
u
ş
e
h
i
r

Betül Tarıman

İlgili Site: http://www.cumhuriyet.com.tr

Betül Tarıman

Can Yeleği
Ne ki
Telgrafhane
15 Mayıs Şiiri
Dantel Çorapları Behiye Teyzenin
Çelişki
Şaraptan Taşan Hazdır Şarkılar
Sayfa ve Mesel
Düş Kontesi
Mahan
Taş Yazıları

Şiirler İçin TIKLA

GÜNEY'den
-------------
-------------
"Eskimemiş ama yıllanmış bir eğitimci..." dosttan

27 Temmuz 2005 KAN KAYBI

Ankara'ya yirmi yıl aradan sonra giden biri Eskişehir yönünden kente girerse şaşkına dönüyor. eskiden bahçe ve tarla olan alanların kentleşmesinin dışında devasa çok katlı birçok bina kent merkezine kadar sizi takip ediyor.
Bu çok katlı beton yığını binaların tamamı kamuya ait kuruluşlara ait.Yani bürokrasi ile birlikte büyüyen betorarşi...
Fakir ülkenin milyonlarca doları yıllardır böyle anlamsızca harcanıp gidiyor.Bu binaların yapımına karar verenler,törenlerle temel atıp,sonra da kurdele keserken tek hesap ettikleri gösteriş oluyor.Plansızlık ve gereksiz harcamalar kötü yönetimin en güzel örnekleri olarak devasa binalar halinde önümüzde dururken hala ayılmayışımız da ayrı bir dert.
Orhan Veli 60 yıl önce hicvetmişti bu durumu: Apartman,Bu gün bir kat,yarın iki kat,Yükseliyor efendim,Yükseliyor. Memleket Yükseliyor.
Orhan Veli yükselişi göremedi,bizim göremeyeceğimiz de kesin.Gelecek kuşaklar akıllanırlar inşallah...

18 Temmuz 2005 ATEŞLE DUMAN

Van'da olan biten,Rektörün evine baskın vs. Bunlar olmaması gereken şeyler.Gerekçesi ne olursa olsun bir bilim yuvasında koskoca rektörün düştüğü ya da düşürüldüğü durum tam da içinde bulunduğumuz ortamı simgeliyor.
Üniversitelerde bilim üretilmediğini biliyoruz.Hükümetin de böyle bir telaşı yok zaten,Onun telaşı imam hatipliler meselesi.Bir de türban...
Rektörün derdi de eski eser merakı anlaşılan.Bir de 20 milyon dolar meselesi var.Eee bir yerde para varsa mafya,dalavere vs. de hemen peyda olur.Bunların bilinmesi gerekir.Sayın C.savcısı da bilir tabii.Eroinci eski milletvekili de oralarda idi.Yıllar önce oruç tutmadığı için öldürülen genç öğrenci de o üniversite kampüsünde kurban edilmişti.Bütün bunlar pis kokulardı; Şimdi de çıta biraz daha yükseldi anlaşılan...Bakan Çelik'i de bizlere armağan eden o üniversite.Maşallahı var yani...
Nuri Öcal ALTANAY
Diğer Radikal Yorumları için TIKLAYINIZ

BATI'dan
-----------
-----------

VİRGÜLÜNE DOKUNMADAN

ŞEYTANIN İTİRAFLARI:Ben seyrederim,sizlerin yollarınızı küçük hendek ve tümseklerle bezerim.Kimse farketmez,su gibi nasıl akaken bana yöneldiğini.Ben hep sizden önde yürürüm.Misal siz bir yüzücüsünüz,başınzı kaldırıp doğru gedefe bakarsınız,yüzmeye başlarken başınızı tekrar suya daldırır,tüm çabanızla çırpınırsınız.Ben sizin yönünüzü sağdan,soldan farkedemediğiniz küçük dalgalarla değiştiririm.Siz çırpınırken hala doğru yöne gideceğinizi düşünürsünüz,çünkü ilk hedef aldığınız yer orasıdır.Çırpınırken hiç farketmezsiniz benim oyunlarımı,durup düşünmezsiniz,başınızı sudan çıkartıp bakmazsınız tekrar,kendi halinizi yargılamazsınız.Benim ilk dalgamdır kibir,kendinize güvenirsiniz ve uzakta görünen hedefe ilerlediğinizden eminsinizdir.Uzaktan görünen hedefin doğruluğundan eminsinizdir ama ne olduğunu tam seçemezsiniz.Hatta yüzmeye başlarken,hedefe ilk baktığınızda,yanlış yönlere yüzen insanları görür ve onlarla alay edersiniz."Şu karşıdaki hedefi görmüyormu,kör mü bunlar?" dersiniz kendi kendinize.Daha sonra benim yanıma geldiğinizde,doğru hedefin yakından farklı göründüğünü düşünürsünüz.Çünkü benim doğru olmam çok mantıklı sebeplere dayalıdır,sizin başınız suyun içindeyken olanları bilmezsiniz.Mantık sizin için vazgeçilmez bir ayırt edici unsudur.Siz herşeyi bilmezsiniz,eksik veya yanlış bilgilerle benden daha mantıklı bir sonuca varmanız imkansızdır.Siz hep kendinize güvenirsiniz,doğruyu hep siz bilir,siz bulursunuz,buna şüphe yok,sizi en çok ta bu yüzden seviyorum.Çünkü başınızı suya sokmadan önce kendi gözlerinizle gördünüz doğru hedefi,o yönde ilerlediğinize eminsiniz,bu nedenlede benim tüm yanlışlarım,size göre akıl erdiremeyeceğiniz doğrulardır.Birkaç doğru hareketim,size hep doğruları yapacağımı öyütler mantık bazında.Benim bıçağım etinizden okadar mantıklı ve tatlı girer ki,ucu kalbinize saplanıncaya kadar hiçbirşey anlamazsınız.Misal size;"Ali eve nereden girdi sorusuna?"sorusuna birçok mantıklı ve yanlış cevaplar bulabilirim,"pencereden girdi,arka kapıdan girdi,bacadan girdi,tünel kazıp girdi",ama doğru cevap"ali eve ön kapıdan girdi.".Çünkü siz Ali'yi görmediniz,Ali eve girerken başınız suyun içinde ve tüm çabanızla çırpınıyordunuz.Ali'yi tanrının evine ben soktum.Bir kişiyi kaybederek,hepinizi kazandım.Mantığınız olasılıkları safdışı bırakır,doğrular düşünebileceğiniz olasılıklar içinde bile yer almaz.Çünki siz mantıklısınız.Sizler insansınız ve ben yılalarsır sizin üzerinizde çalışıyorum,siz kendinizi benden daha iyi tanıyamazsınız.Mantıksızlık sizi köreltti,mantık sizi doğru veya yanlış gittiğiniz yolda sabitledi,olasılıklar ise beni yıktı.Bilimi mantık ayakta tuttu,olasılıklar ilerletti.Yanlışlarınız,eksikleriniz bende gizli.Ama yeni çözümler üretiyorum bende,sizi robotlaştırıyorum.Zehrimi artık bıçakla değil,enjektör ile gönderiyorum.Direk kalbinize değil,kolunuzdaki damardan,yavaş yavaş kan yolu ile gönderiyorum kalbinize.Siz artık doğruya gitmek için bana uğramanın şart olduğunu düşünüyorsunuz.Sanki ben doğruya giden bir yolmuşum gibi görüyorsunuz.Genelde bana gelenlerde doğruyu boşveriyor,zaten bi çoğunuz artık direk bana geliyor.Şimdi amacınız,doğruya varmak değil,hedefe ulaşmayı başarabilmek.Misal;Yüksek mevkidekilere bir araba veriyorum,düşük mevkidekiler bana araba fabrikası kuruyorlar.Hırsızlığı göze alamayanlar bile hırsız numarası yaparak para kazanıyor artık.Benim mesleğim zeka ile beslenir.
Hüseyin YAKA/ İzmir

Milliyet KİTAP

edebiyatımızda geleceğin yazarları



Fransız edebiyat dergisi Lire'in, Mayıs 2005 sayısında, 21. yüzyılda edebiyat dünyasına damgasını vuracak 50 yazarın içinde Aslı Erdoğan'ın da adı yer aldı. Lire'in seçimine katılan Semih Gümüş, gelecekte "usta" olarak anılacak 10 Türk yazarını belirleyip kendi listesini oluşturdu.

SEMİH GÜMÜŞ
semihgumus@tnn.net

GELECEĞE KALMAK: Edebiyatın büyülü sözlerinden. Bazen yazarın itiraf etmediği özlemi. Yaratıcı yazarların ölümden sonra bile olsa geleceğe kalacak ruh ikizlerini bilmenin iç huzuruyla beklemelerine neden olan güçlü duygu.
Gene de ölümden sonra kalıcı olduğunu bilmek yerine, yaşadığı zamanın kahramanı olmayı yeğleyenlerin sayısı daha çok. Yazar-insan: Yaratıcılığını derinleştirdikçe değer kazandığını bilen yazar ile değerinin karşılığını görmekten mutlu olan insan. Çoğun ne biriyle yaşayabiliyor yazar ne de yalnızca öbürüyle. Eleştirinin yazarın bu duruş biçimini anlama, edebiyat yapıtlarının yerini saptama, metin içi çözümlemelerle yazılanların yeniden üretiminin yollarını açma işlevinin yeri başka bir biçimde doldurulamıyor.
Eleştirinin bu etkinliği, aslında örtük eleştiri kitapları olan antolojilerde olduğu gibi, bazen de bir dizi doruk noktasını ya da uç veren filizleri saptayarak kanonların oluşumuna katkı biçiminde dışavurur. Fransız edebiyat dergisi Lire’in, Mayıs 2005 sayısında, 21. yüzyılda edebiyat dünyasına damgasını vuracak 50 yazarın adını vermesi, bu tür eleştirinin etkin bir biçimini gösterdi.
Derginin genel yayın yönetmeni François Busnel, romanın gelecekte de yaşayacak bir tür olduğunu göstermeyi amaçladıklarını, derginin editörlerinin dünya edebiyatında kendilerini yeni gösteren yazarlar arasından 50'sini bunun göstergesi olarak seçtiklerini belirtiyor. Geleceğin G. Garcia Marquez'leri, Salman Rushdie'leri olarak sunulan bu 50 yazar arasında Aslı Erdoğan'ın da bulunmasıysa, haberin asıl ilgi çekici yanı.
Lire dergisi geleceğin Dostoyevski'lerini, Tolstoy'larını, Stendhal'lerini değil de, yakın gelecekte artık çağdaş klasikler olarak anılabilecek yazarların ardıllarını belirlemeyi amaçlamış. Sanırım benzer bir durumda biz de geleceğin Halit Ziya, Esendal, Sait Faik ya da Tanpınar’ların değil de, önümüzdeki yirmi otuz yıl içindeki Yaşar Kemal, Vüs'at O. Bener, Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay ya da Füruzan gibi ustaların yerlerine anılacak yeni yaratıcıların kimler olacağını soracağız.

Erdoğan'a zar atıyorlar

Lire dergisinin listesindeki yazarların en genci İngiliz Adam Thirlwell 27, en yaşlısı Güney Koreli Hwang Sok-Yong 62 yaşında. Doğrusu, biz hep genç kalmakta ısrarlı insanlarla yaşadığımız için, 21. yüzyılın yaratıcılarını seçerken aklımıza bugün 62 yaşına dayanmış bir yazar gelmez.
Bugüne damgasını vuran yazarlar arasından geleceğin ustalarını saptamak için yayımlanmış kitaplara bakılmalı. İlk kitapla bunu anlamak olanaksızsa, birkaç kitap aranır. Çalışmayla kazanılmış ustalığın yanında, bazen kaynakları belirsiz yetenek de ölçü olabilir.
İlk romanı ''Kabuk Adam'', Aslı Erdoğan'ın (1967) geleceğin 50 yazarı arasında yer almasını sağlayamazdı. Ne zaman birbirleriyle iç içe geçmiş öykülerden oluşan ''Mucizevi Mandarin'' yaratıcı bir yazarın haberini verdi, onu çok geçmeden ''Kırmızı Pelerinli Kent'' izledi, o zaman önemli bir anlatı yazarıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Neden sonra pek çoklarının dilinde dolaşan ''Tahta Kuşlar''ı da, farklı bir biçimini Adam Öykü'de yayımladıktan sonra sık sık anmaya çalıştım ki, Aslı Erdoğan'ın bazen yaralı bir bilinçle kendini gösteren değeri gözden kaçmasın.
Hem de üretkenliği nicedir uzun bir uykudayken Lire dergisinin editörleri ''Kırmızı Pelerinli Kent'' romanında Aslı Erdoğan'ın geleceğin yaratıcıları arasında yer alabileceğinin ipuçlarını görmüşler. Onlar elbette Aslı Erdoğan’a zar atıyorlar. Yoksa bir yazarı kendi ülkesinin dışından tam olarak anlamak neredeyse olanaksızdır. Bu yüzden geleceğe kalacak 50 yazar arasında Türkiye'den Aslı Erdoğan'ın seçilmesi Lire dergisi editörlerinin öznelliğiyle sınırlı bir doğrudur, ama yanlış da değildir.

Lire dergisinin editörleri ''Kırmızı Pelerinli Kent'' romanında Aslı Erdoğan'ın geleceğin yaratıcıları arasında yer alabileceğinin ipuçlarını görmüşler. Onlar elbette Aslı Erdoğan'a zar atıyorlar. Yoksa bir yazarı kendi ülkesinin dışından tam olarak anlamak neredeyse olanaksızdır. Bu yüzden geleceğe kalacak 50 yazar arasında Türkiye'den Aslı Erdoğan'ın seçilmesi Lire dergisi editörlerinin öznelliğiyle sınırlı bir doğrudur, ama yanlış da değildir.

Tekin ve Toptaş

Aslı Erdoğan, benim için de geleceğin yazarları arasında öncelikle aklıma gelenler arasında ama Latife Tekin'in (1957) ''Sevgili Arsız Ölüm'' ve ''Berci Kristin Çöp Masalları'' ile yarattığı etkinin yazınsal nedenleri ondan da önce gelir aklıma. ''Buzdan Kılıçlar''dan sonra verdiği uzun ara kaçınılmazdı ama art arda gelen ''Ormanda Ölüm Yokmuş'' ile ''Unutma Bahçesi'', insanın hayatın içindeki duruşunu sorgulayan, sonsuzluk noktasında romanlardı. Varoluş sorunsalına göndermelerle insanın özünü tartışan, yaratıcı düşüncenin itkisiyle kurulmuş bu iki romanı, öncekilerle bir arada düşünülünce, Latife Tekin'in geleceğin yazarı olduğu kuşkusuz ama günümüzün önemli yaratıcılarından biri olduğu da unutulmasın.
Cemil Kavukçu (1951) ile Mahir Öztaş (1951), aynı dönemin sıradışı öykü yazarlarıydı; ikisini de başlangıçta merakla izleyenler, birbirinden farklı ve eski ustaların düzeyinde öyküler yazdıklarını gördüler. Ortak özellikleri öykücü kimlikleriyle edebiyatımızda sağlam yerler edinmişken ikişer roman yazmaları. Roman, sanırım farklı dünyaları anlatmak isteyen öykücüyü zorla kendine çekiyor. Yoksa Cemil Kavukçu ya da Mahir Öztaş'ın roman yazmasının nedeni yazınsal etmenlerin zoru değil. İkisi bugünün de ustaları, ama onların yaratıcılıklarının gelecekte örnek alınacağı da saptanabilir.
Yarım yüzyıl önce Vüs'at O. Bener'in ''Dost'' ve ''Yaşamasız''ı nasıl karşılanmışsa, Hasan Ali Toptaş'ın (1958) yazdıkları da öyle. Belki merak ile anlatılabilecek, sınırlı bir ilgi vardı ilk romanlarına, ama ''Bin Hüzünlü Haz'' ipleri kopardı. Onun "tuhaf bir Kafka" gibi abartıldığı söylendi; bir tür kaygıydı bu. Bugünün yazarı değildi o. Anlaşılması güç metinler yerine, popüler romancılar gibi yazması da önerildi Hasan Ali Toptaş'a. Oysa ''Bin Hüzünlü Haz'', günümüzün yenilikçi edebiyatının modernizme dönük biçimi, son on yıl içinde edebiyatımızda yazılmış en sıradışı metinlerden biri, gelecek on yılların kurmaca biçiminin ne olabileceği üstüne verilmiş erken bir örnekti.

Yarım yüzyıl önce Vüs'at O. Bener'in ''Dost'' ve ''Yaşamasız''ı nasıl karşılanmışsa, Hasan Ali Toptaş'ın (1958) yazdıkları da öyle. Belki merak ile anlatılabilecek, sınırlı bir ilgi vardı ilk romanlarına, ama ''Bin Hüzünlü Haz'' ipleri kopardı. Onun "tuhaf bir Kafka" gibi abartıldığı söylendi; bir tür kaygıydı bu. Bugünün yazarı değildi o. Anlaşılması güç metinler yerine, popüler romancılar gibi yazması da önerildi Hasan Ali Toptaş’a. Oysa ''Bin Hüzünlü Haz'', günümüzün yenilikçi edebiyatının modernizme dönük biçimi, son on yıl içinde edebiyatımızda yazılmış en sıradışı metinlerden biri, gelecek on yılların kurmaca biçiminin ne olabileceği üstüne verilmiş erken bir örnekti.

İplikçi, Çetin, Duman
Ayfer Tunç'u (1964) geleceğin on yazarından biri olarak düşünmemin nedeni, ''Aziz Bey Hadisesi'' ile ''Taş-Kâğıt-Makas''öykü kitapları. İkisinde de, çok sağlam metinler yazarken kunt bir yazara dönüşüyor Ayfer Tunç. İnsanın şu yaşanan hayattaki dramatiğini ayrıntıların içine sızarak anlamlandırma kaygısı ve başarısı övgüye değer. Hasan Ali Toptaş aklıma nasıl Vüs'at O. Bener'i getiriyorsa, Ayfer Tunç da, Adalet Ağaoğlu ve Tahsin Yücel'i getiriyor.
Müge İplikçi (1966) postmodern metinler içinde tamamıyla kendine özgü kalmayı başardı. Öyküleri postmodern edebiyatın örnek metinleri, ama ne o ötekileri örnek aldı ne de başkaları onu. Odak noktasına insanın hallerini alan bir yazınsal anlayış edinerek postmodern edebiyatın bizdeki gölgesini tersyüz edip durduğu yerden kaldırdı. Öte yandan, yazdıklarının hızla akıp giderken kendisince de denetlenemiyor oluşu ile eski sözcüklerle bozuşturduğu dili çözüldüğünde, geleceğin yazarlarından biri olduğu daha iyi anlaşılacak; çünkü önemli bir yaratıcılık gizilgücü taşıyor.
İnan Çetin (1966) ile Faruk Duman (1974) şimdilik genç ustalar arasında sayılamaz. İkisine de, bugüne dek yazdıklarına gösterilen sıradan ilgilerin ötesinde, kurmaya çalıştıkları yazınsal yapıları çözümleyerek yaklaşılmalı. Yazdıkları öyküler iki düzeyde de çarpıcı: Hem yeni bir yazınsal dil ve yapı arayışları çok güçlü, hem de insanın hayattaki varolma kaygılarının özünü gösterme çabaları.
İnan Çetin ''Bin Yapraklı Lotus''ta son zamanlarda yazılmış en güzel ve önemli öykülerden biri olan ''Bakır'' ile Ferit Edgü'nün ''Doğu Öyküleri''ndeki ustalığı hatırlattı : Olağanüstü yalınlık içinde sürekli anlam üreten metin; kapalı, yalıtılmış dünyalar içinde insanın evrensel sorunlarını kurcalama.
Faruk Duman ilk kitabında saptadığı biçimi bütün kitaplarında koruyup geliştirdi. Bir tek ''Piri'', belki de roman adı konduğu için, yalınlığın sınırlarını ararken tek tek bazı tümcelerde yapaylığa düştü. Son kitabı ''Keder Atlısı'' onun başkalarına benzemez, tamamıyla özgün, yalınlık ve yoğunluğun sınırlarını ulaşılabilecek son kerteye kadar zorlayan dil ve biçim arayışının başarılı bir örneği.
İnan Çetin ile Faruk Duman'ın, geniş bir kamuoyunca tam anlamıyla iyi okunup saptanamayan yazınsal değerlerini göz önünde tutarak geleceğin ustaları arasında yer alacakları öngörüsünü erken yapmaktan kaçınmak için neden görmüyorum.

Ve Mehmet Günsür...
Mehmet Günsür'ü (1955) sona bırakmamın nedeni belli. Özellikle ''İçeriye Bakan Kim''deki olağanüstü öyküleri, bıraktığı acıyı çoğaltmıştır. Gelecekte genç yazarların ''Öykü nedir?'' sorusuna bulabilecekleri en anlamlı karşılıklardan biri olan Mehmet Günsür'ün öyküleri, verimi ne yazık ki sona ermiş, yazınsal ömrü sonsuzluğa giden bir cevher gibi yaşayacak.
Geleceğin ustalarını belirlemeye çalışan bir yazarın sonunda önümüze getirdiği bu on ad, elbette onun öznelliğiyle sınırlıdır. Bu öznelliği göz önünde tutan pek çok farklı seçim yapılabilir. Her öznel değerlendirme, ufkumuzu daha da genişletir. Değil mi ki okuma etkinliğimiz kendi serüvenimiz içinde değişerek yol almaktadır, bugün yapılmış seçimler de sonra değişebilecektir. Yeni yaratıcılar her zaman edebiyatımıza katılabileceği gibi, bugün verdiğimiz değeri kendi verimi içinde yıpratanlar da olabilir. Öte yandan, burada adlarını belirlediğim on yazarımızın yanı sıra düşündüğüm öteki yazarlarımızı değerlendirmeyi de elbette sürdüreceğim.

Unutulmaz yazarımız Orhan Kemal'in yapıtları yeni baskılarıyla okur karşısında
Bereketli Topraklar Üzerinde

TİMUÇİN ÖZYÜREKLİ
_______________________________________________________


"Bereketli Topraklar Üzerinde", Anadolu insanının, çalışarak ailesinin geçimini sağlamak zorunda olan insanların, bu onurlu uğraş sırasında karşılaştıkları zorlukları, açmazları, bunalımları Orhan Kemal'in anlatım güzelliğiyle sergiler. Çukurova'da ırgatların sürdürdüğü çileli yaşam, dişe diş mücadele, aşk, cinsellik bütün yalınlığıyla ve olağanlığıyla gözler önündedir.

****************

Edebiyatımızda hikâye ve romanlarıyla, kendine özgü anlatımıyla bir Orhan Kemal vardı... İşçilik yaparak, çalışarak sürdürdü yaşamını. Kenar mahalle insanlarının, yoksulların, köyden kente göç edenlerin yazarıydı.

"Orhan Kemal (asıl adıyla Mehmet Raşit Öğütçü) 15 Eylül 1914'te Ceyhan'da doğdu. Babasının siyasal sebeplerle 1930 yılında Suriye'ye kaçması üzerine o da öğrenimini yarıda bırakarak oraya gitti. 1932'de Adana'ya döndü. Pamuk fabrikasında işçilik, kâtiplik yaptı. Askerlikteyken 1939'da beş yıla hüküm giydi. Bursa Cezaevi'nde yatarken Nâzım Hikmet'le tanıştı. Önceleri Yedigün, Ses, Yürüyüş dergilerinde şiirler yayımladı. Sonra hikâyeye geçti. Yeni Edebiyat, Yurt ve Dünya, Yığın, Gün, Genç Nesil, Varlık dergilerinde yazdı. 1948'de Varlık okuyucularınca yılın en beğenilen hikâyecisi seçildi. 1950'de İstanbul'a geldi. Hayatını yazarlıkla kazanmaya çalıştı. 1958'de Kardeş Payı'yla Sait Faik, 1969'da Önce Ekmek'le Türk Dil Kurumu hikâye ödülünü kazandı. Hastalandı. 2 Haziran 1970'te (tedavi için gittiği) Sofya'da öldü."(1)

Bir yazı işçisi
Adnan Özyalçıner geçmiş yıllarda yayımlanan bir edebiyat/sanat dergisinde: "Bir yazı işçisi olarak Orhan Kemal" isimli yazısında şöyle diyor: "Kendini yazı işçiliğine adamış bir yazar Orhan Kemal, yazılarını çok erken kalkıp yazardı. Ev halkı uykudayken o günlük çalışmasını bitirir, herkes uyandığında da sokağa çıkmış olurdu. O zaman daha sabahın sekizinde Nuruosmaniye'den ki eski İkbal Kıraathanesi'nin önünden geçenler, Orhan Kemal'i camın kenarında oturuyor bulurlardı" diyerek ondaki yazma ve yaşam canlılığını ne güzel anlatır.

Nurer Uğurlu: "Orhan Kemal'in İkbal Kahvesi" adlı kitabında yazarın kendi ağzından "Bereketli Topraklar Üzerinde"yle ilgili olarak şu bilgileri aktarır: "...Bereketli Topraklar'ı yazıp bitirdikten sonra bir gece Nadir'in kahvesinde İsmail Usta'yı, Ali Şahin'i, Yunus Usta'yı, Osman Zengiler'i, Beethoven'i topladım. Çaylar, kahveler benden; sabaha kadar onlara romanımdan parçalar okudum. Beni dikkatle dinlediler. Sonunda şöyle dediler: İyi yazmışsın Raşit, eline sağlık... Söylediklerinin hepsi doğrudur. Hatta her bir şeyi söylememişsin bile. Çukurova'da öyle şeyler olur ki, insanın nefesi kesilir. Oturup sana hepsini anlatsak bir değil, beş roman yazarsın..." (2)

İlk olarak Bereketli Topraklar Üzerinde 1953 yılında Dünya Gazetesi'nde tefrika edilir. Daha sonra da 1954 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanır. Yine Orhan Kemal'in ağzından: "...roman benim ideolojik anlayışıma göre yazılmıştır. Olaylar özgün bir anlayış içinde verilmiştir. İşçi sınıfı, köylü benim kaynağım olmuştur. Burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur... Onların acıları, onların ekmekleri, benim ekmeğim, benim acım olmuştur. Köyün, köylünün sosyal-ekonomik ve tarihsel çilişkileri, köy işçilerinin, ırgatların direnişleri, çalışma ve yaşama koşulları, benim yaşama koşullarım ve çalışma koşullarım olmuştur... Köylünün, işçinin bütün fakir fukaranın amansızca sömürülmesi, soyulması, ezilmesi, insan kişiliğini öldüren, yok eden, insan onurunu ayaklar altına alan, insanın kendini, bedenini ortadan kaldıran çalışması, yaşama koşulları benim kendi dramım olmuştur..." (2)

Karşılıklı konuşmalar
Orhan Kemal de romanlarında sık sık karşılıklı konuşmalardan yararlanır. Bu karşılıklı konuşmalar okuyucuyu bayıltacak kadar uzun ve Kemal Tahir'de görüldüğü gibi siyasal söylev çekmek için yaratılmış konuşmalar değildir. Çizdiği tipleri pekiştirmede, kişiliklerini, konumlarını yansıtmada yararlanır karşılıklı konuşmalardan. Genellikle yansıttığı tiplerin olumlu kahramanları namuslu, yiğit, onurlarına düşkün kimselerdir. Yazdığı sürece doğru bir çizgiyi sürdürmüş, yaşadığı zor koşullara rağmen yazmayı sürdürmüştür.

Mehmet Ergün bu yaklaşıma şöyle yazarak katılıyordu: "...Orhan Kemal gibi evine ekmek götürebilmek için koltuğunun altına sıkıştırdığı romanını, ucuz-pahalı demeden yayınevlerine veren, bilmem ne kadarlık alacağı için Yeşilçam sokaklarında ya da editörlerin odalarının kapılarında süründürülen gerçek bir halk yazarını, kalkıp da bürokrasinin nimetlerinden yararlanan, rahatı yerinde kişilerle kıyaslamak yakışık almaz sanırım." (3)

Diğer güçlü yapıtlarının yanında "Bereketli Topraklar Üzerinde" belirli bir tarihsel dönemi, toplumsal kesiti irdelemesi açısından ve yalın bir anlatımın güçlü romanı olmasıyla farklıdır. Kaldı ki sinemaya da uyarlanarak gücünü görsel yollarla da kitlelere götürmüş, kanıtlamıştır. Böylesine çarpıcı bir filmin oluşmasın da rejisör, kameraman ve oyuncularında payı, katkıları büyüktür. Ama asıl maya bu güçlü romandadır.

Çalışmak, geçimlerini sağlamak için Çukurova'ya gelen ırgatların, yıkımcı, acımasız çalışma koşullarını sergileyen bir yapıttır "Bereketli Topraklar Üzerinde"...

Okudukça havasına girilen, insanın saran yanının dışında kişiyi uzun uzun düşünmeye, yorumlamaya yönlendiren yanıyla üzerinde mutlak durulması gerekir. Çukurova'nın bereketli topraklarında çalışmaya bel bağlamış insanların ilişkilerini veren, kişisel olaylarını, yaşadıkları uğraşları yorumlayan su gibi akan bir anlatının romanıdır...

"Bereketli Topraklar Üzerinde", Anadolu insanının, çalışarak ailesinin geçimini sağlamak zorunda olan insanların, bu onurlu uğraş sırasında karşılaştıkları zorlukları, açmazları, bunalımları Orhan Kemal'in anlatım güzelliğiyle sergiler. Çukurova'da ırgatların sürdürdüğü çileli yaşam, dişe diş mücadele, aşk, cinsellik bütün yalınlığıyla ve olağanlığıyla gözler önündedir.

Türkçenin bütün güzelliğiyle şiirsel kullanımı kitabın birçok yerinde insanı derinden sarsıyor. Örneğin: "Mavi şimşekler çakan koyu karanlıklara sicim gibi inen bir yağmur yağıyor, ırgat yüklü tren aydınlık pencereleriyle, bozkırda Çukurova'ya doğru akıyordu." biçiminde, çağrıştırmalarla yüklü betimlemeler, yer yer değişik bir çekiciliği okuyucunun önüne seriyor.

Orta Anadolu'nun seksen evlik köylerinden kopup gelen İflahsızın Yusuf, Köse Hasan, Pehlivan Ali, Çukurova'ya doğru yola çıkarlar. Bu yolculuk satır satır okuyucuyu da kitabın derinliklerine doğru çeker. Vardıkları yerde kendileri gibi zamanında oralardan kopup gelmiş, sınıf değiştirmiş, şimdiyse fabrikanın patronu durumundaki hemşehrileriyle görüşebilmek için fabrikanın önünde bir kahvehaneyi mekân seçerler. Bir sabah karşılaştıklarında artık fabrikaya girmeye namzettirler. Bu karşılaşma sırasında, feodal çevreden gelen fabrika sahibinin kapitalistleşme sürecinde geçmişine dair kalıntıları özünde taşıyışını şöyle birkaç satırla çok güzel bir şekilde verir: "Fabrika sahibi güldü. Onları hemen çevreleyiveren kalabalığa karşı piyasasının bozulmasından korkmasa lafı uzatır, yıllardır kendini sıka sıka konuştuğu şehirceden sıyrılır tıpkı onların köycesiyle konuşurdu. Hatta Pehlivan Ali'yle güleşe tutuşabilirdi. Pek severdi güleşi. Tutuşup da gerçekten değil, şakacıktan bir el ense çeker, ellerini şaplatırdı."

Köse Hasan bu yolla girilen fabrikada çok fazla çalışamayacak, bulunduğu yerin buz gibi nemli soğukluğuna uzun süre katlanamayacak, ölecektir. Yusuf'la Pehlivan'sa ustabaşıya haraç vermek istemedikleri için işlerinden olacaklardır. Daha sonra bir inşaatta çalışmaya başlayacaklardır. Bu yol ayrımıdır. Yusuf disiplinli çalışmasıyla ustalığa doğru gidecek, Pehlivan Ali'yse inşaattan alıp götürdüğü Fatma'yla pamuk tarlalarına çalışmaya... Sonunda herkes kendi dramını, acısını, hor görülüp ezilmeyi kendi boyutlarında yaşayacaktır.

Acılı insanların destanı
Asım Bezirci-Hikmet Altınkaynak (Orhan Kemal) çalışmasında şöyle diyor: "Sabırla derlenmiş gözlemler, sosyal gerçekliğin insan gerçekliğiyle birlikte uyumlu bir biçimde verilişi, insanların -idealize edilmeden- içinde yaşadıkları şartlarla bağlantılı olarak ele alınışı, ayrıntıların ustalıkla değerlendirilişi, sanırım Bereketli Topraklar Üzerinde'yi güçlü kılan başlıca öğeler." (4)

Acılı insanların sonsuz destanını yazan Orhan Kemal'in geriye bıraktıklarına baktığımızda: Şiirler, on hikâye kitabı, yirmi yedi roman, beş oyun gibi ulaşılması zorluca sayılarla karşılaşırız. Ama yine de inanıyoruz ki en verimli, kitleleri sarsacak romanları beklemeye hakkımız olduğu yıllarda kaybettik... Eğer yaşasaydı Bereketli Topraklar Üzerinde'yle ilgili olarak yaptığı gibi bazı romanlarını tekrar elden geçirecek, yenilerini yazacaktı belki de...

Değerli eleştirmen Fethi Naci'nin (Yeni Dergi/1970) de yazdığı gibi: "Toprak reformunu yapmamış, sanayileşmesini gerçekleştirmemiş bir azgelişmiş ülkede, Türkiye'de köylü-işçilerin kahırlı hayatlarını mükemmel bir biçimde yansıtır Orhan Kemal. Roman belirli bir tarihsel anı, unutulmayacak bir ustalıkla, tespit ettiği için tarihi ve sosyal gerçekçiliği, ele aldığı insanları gerçeğe uygun olarak göterdiği için güçlü ve kalıcı, Orhan Kemal'in en güzel romanı bence." (5)

"Bereketli Topraklar Üzerinde" çarpıcı gerçekçiliğiyle sarsıcı anlatımıyla, birçok çelişik ilişkiyi boyutlarıyla okuyucunun önüne seren bir roman. Çukurova'daki ırgatlardan yola çıkarak bütün ırgatların yaşamlarından kesitler veren güzel bir roman...Tekin Yayınevi'ni unutulmaya-unutturulmaya çalışılan bu değerli yazarımızı tekrar gün ışığına çıkardığı, yapıtlarını yeniden basarak okuyucuya sunduğu için kutluyorum. Evet bizim bir Orhan Kemal'imiz vardı... (6)


(1) RefikeTaner/Asım Bezirci - Seçme Romanlar/ Hür Yayınevi

(2) Nurer Uğurlu- Orhan Kemal'in İkbal Kahvesi/ Cem Yayınevi

(3) Mehmet Ergün - Yeni Ortam gazetesi-19.5.1973

(4) Asım Bezirci/Hikmet Altınkaynak - Orhan Kemal/ Cem Yayınevi

(5) Fethi Naci - Edebiyat Yazıları/ Gerçek Yayınevi

(6) Orhan Kemal - Bereketli Topraklar Üzerinde/ Tekin Yayınları

Cumhuriyet Kitap, 16.05.2002



Tijen İNALTONG

Zengin ve Yoksul

16.07.2005



Günebakan, çiğdem ve ayçiçeği güzel de, 'aygünaşığı' başka türlü güzel. Yolda gelirken gördüğüm ve seyrine doyamadığım, tarlalar dolusu ayçiçeğine aygünaşığı dermiş Divriğililer. Fatma arkadaşım öyle dedi. Sadece onları görmedim Alaçatı'dan dönerken. Yol kenarlarını şenlendiren pembeden eflatuna neşeli hayıtlar, göğe doğru uzanan mısırlar, şık şıkırdım mor çiçekleriyle yabani enginarlar da vardı ilgimi çeken. Sondan başladım anlatmaya. En taze, en canlı anılar en son yaşananlar değil midir? Sevgili ablam Sevim Gökyıldız'la nicedir planladığımız Alaçatı gezisini sonunda gerçekleştirdik. Gökçen Adar'ın insanı sarhoş edecek kadar güzel yemeklerinden tadıp birkaç günlüğüne de olsa lezzet dünyasının üç silahşörlüğüne soyunduk. Şimdi ise sohbet ve tadla yüklü günlerin ardından eve dönmenin tatlı mayhoşluğunu yaşamaktayım. Gündüzleri bomboş olan taş döşeli Alaçatı sokaklarının akşamın çöküşüyle hareketlenmesine pek şaşırmadım. Güneş başka diyarlara göç ettiğinde güneşi yansıtan bronz tenli, çıplak omuzlu şıkır şıkır kadınlarla şık erkekler doldurdu sokakları. En mutsuz görünenler en zenginlerdi sanki. Sahip olduklarıyla yetinemeyip bir sonraki alışverişin derdindeki bir avuç canı sıkılan genç insan. Oysa merdiven başlarında oturup aygünaşığı çitleyen köylü kadınlarla incik boncuk satmaya çalışan güzel mi güzel kızlarının yüzünde hiç de mutsuz bir ifade yoktu. Alaçatı'nın garipliği de burada işte, hangisinin film seti olduğunu anlamak güç. Zengin ve Yoksul dizisinin çekimlerindeyiz sanki. Herkes hem seyirci, hem de oyuncu.
Gökçen Bey'in danışmanlığını yaptığı Tuval Restoran'ın mönü kartında iştah açan yemeklerin dışında Alaçatı'nın tarihine dair bilgiler de var. Bu tarihçeye göre sıtmaya neden olan bataklığı kurutma çalışmaları için 1850'lerde gelen Rum işçiler Alaçatı'ya yerleşerek bağcılık ve şarapçılık yapar ve Balkan Savaşı'ndan kaçan göçmenlerin gelişi ile Sakız Adası'na göçerler. Rumların gidişiyle bağcılık tarihe karışır ama bugün Alaçatı'nın yeni şarapları var, eski günlerin anısını yaşatan.
Şık otelleri, pahalı butikleri ve farklı damak tadlarına hitap eden restoran ve kafeleriyle pek çok kişinin ilgisini çeken bu şirin beldeye en çok emek veren insanlardan biri olan Leyla Figen, ne yazık ki bugün hayatta değil. Anlatacak çok şey var Alaçatı hakkında. İşte gözlemlerden özetler:
Eski dönemlerde bolca bulunan sakız ağacından bugün sadece 27 tane kalmış. Yaprağının ucundan kabuğuna misler gibi kokan sakız ağaçlarından en utanmazı, dallarını Gökçen Bey'in bahçesine sarkıtmış. Alaçatı pazarı cumartesi günleri kuruluyor. Bu şenlikli pazarın girişindeki çiçekleri seyredip ekolojik ürün standı Ulice'den bereket çorbası, köy ekmeği, ev reçelleri ve ekolojik meyveler alabilirsiniz. Ulice'nin yanında pazarın en tonton satıcısı Gülfidan Teyze duruyor. 'Deniz kırdaması' dediği kayakoruğunu bir o satıyormuş. Baycan Peynircilik zengin peynir çeşitlerinin yanı sıra iki yıllık nefis İzmir tulumu ve kokusuyla rokforu ezip geçen -sadece Karaburun Yarımadası'nda bulabileceğiniz- kopanisti peynirinden satıyor. Alaçatılı kadınların kabak çiçeği dolmasının dibine döşedikleri 'cıbrışka' adlı ince, uzun yapraklı kekiklerin fideleri de var pazarda, toplanmış demetleri de. Tombul acurlar bu yöreye has.
Pazarın lezzetçisi Münevver Abla'nın sakızlı ve elmalı kurabiyeleri sardırılıp palmiyeli çay bahçesinde afiyetle yenebilir. Alaçatı'nın meydanında 64 yıllık markasıyla İmren Helva ve Tatlı Evi var. İmren'den bir elinizde mercanköşklü dondurma, öbür elinizde sakızlı kurabiyeyle çıkıp aynı gün Yıldız Restoran'da Selanik usulü soğan böreği tadabilirsiniz. Tuval'de Gökçen Bey'in tarifiyle yapılan gül baklavası, Toros nohut köftesi ve kopanistiyle yapılan paşa mezesini deneyebilir, eskiden kilise olan caminin altındaki Zeytin vs'den zeytinyağı ve zeytinyağlı sabunlar alabilir, dost canlısı insanlarla tanışmak ve tatil kitabı seçmek için Dost Kitabevi'ne uğrayabilir, her sabah 11:00'de başlayan balık mezatını izleyebilirsiniz. Bir de közde pişirilen sakızlı kahve var ki sırf onun için her akşam Köz Kafe'nin yolu tutulabilir. Ilıca'ya gidilecek olursa Kumrucu Hüseyin ve Dondurmacı Veli ziyaret edilebilir, sonra da mide fesadı geçirilebilir. Midenizi doldurmak yerine cüzdanınızı hafifletmek isterseniz cumartesi-pazar günleri Alaçatı'da çok zengin bir antika pazarı kuruluyor.
Elbette ki tüm bunları tek bir güne sığdırın demiyor ve hepsine zaman ayırabilmeniz için rahat ve ferah tatiller diliyorum.

Diğer yazıları için TIKLAYINIZ

TÜRBAN ÖZGÜRLÜK mü, YOKSA...

TÜRBAN MI TÜRBANSIZLIK MI ?

22.06.2005

Türban sorununu türbana serbesti olarak algılamak sorunun derinini görmemek anlamına geliyor.Dinsel simgeler ve giysiler kişiye özeldir.devlet bu konulara karışmaz ancak diğer kişileri etkilemek amacını taşıyorsa suç olur.Hiç bir kamu görevlisi bu tür simge ve giysileri taşıyamaz.Diyerek işe başlamak gerekir.
Sorun bence,türban ve benzeri dinsel simgelerden nasıl kurtulunacağı sorunudur.Bu durum kadınlarımızı ve genç kızlarımızı kesinlikle olumsuz bir görünüm ve duruma sokmaktadır.Batılı ülkeler bundan memnundur. Onlara göre türbanlı bir hanım kendinden değildir ve dışlanabilir.Durum bu kadar netken türbanı savunmak yanlışı savunmak olmaktadır.
Bu yanlıştan kurtulma zaman alacaktır. Akılcı ve özgür tartışmayla,yasakçı değil ama doğru tanımlamalar ve çabalarla.
Ama her şeyden önemlisi ilk hareket Hükümet yetkililerinden gelmelidir. Onlar eşleri yolu ile türbanı teşvik ettikleri sürece bu iş olmaz.Sonuç:kötü gidişe devam,yazık,hepimiz zarar ediyoruz.

Nuri Öcal ALTANAY


TÜRBAN

17.06.2005

Türban sorunu memleket meselesi olma özelliğini sürdürüyor.Laik devlet dinsel kurallarla ve simgelerle özdeşleşemez.Laiklik genel anlamda din dışında bırakılan alanda etkin olmalıdır.Ancak Türkiye'de ayrımı net bir şekilde koyamamaktan kaynaklanan bir sorun var.Kamu alanlarında , kamu görevi yapanlar (Kamu çalışanları, öğrenciler gibi)dinsel sembolleri taşıyamazlar.Ancak kamu görevlisi niteliği taşımayanlar kamusal alanlarda istediği türden ( genel ahlak ve adap ile görgü kurallarına aykırı olmayan)giyinmekte serbest olmalıdırlar.Ben Kamu çalışanıyım, örneğin kravat takmayı sevmiyorum, sakal bırakmak istiyorum ama bunlar yasak olduğu için yapabilme olanağım yok. Bu nedenle bu kurallar işime gelmese bile uymak durumdayım. Yoksa bana kimse zorla memuriyet yaptırmıyor.Kamu otoritesine bağlı olanlar , bu otoritenin emirlerini yerine getirmek zorundadırlar.Bu da sistemin doğal ve mantıki bir sonucudur.

Umut DENİZ


AYDINLANMA
EMRE KONGAR

AYDINLANMA




EMRE KONGAR




TÜRBAN KİMİN YA DA NEYİN SİMGESİ?



Türban, neyin ya da kimlerin simgesi?

AKP iktidarı her türlü yasal yolun kapalı olmasına karşın niçin üniversitelerde "türban özgürlüğü" istemekten vaz geçmiyor?

Bu isteği neden bazı çevrelerde büyük bir olumsuz hassasiyet yaratıyor?

Bu soruların yanıtları, türban sorunun ülkemizdeki tarihsel, toplumsal ve siyasal öyküsü bilinmeden verilemez.

Üniversitelerdeki türbanlı öğrenciler 1960'lı yılların sonunda sınıflarda görünmeye başladılar.

Aynı yıllar, İmam Hatip okullarının yaygınlaşma yıllarıydı.

Soğuk Savaş bağlamında, komünizmle savaşmak için dinciliği ve milliyetçiliği eğitim yoluyla da yaygınlaştırma siyaseti bu yıllarda özel bir hız kazanmıştı.

"Dinci" siyaset güden çevrelerin yoz bir demokrasi anlayışını yansıtan propagandaları, "Ne yapalım, Anadolu halkı İmam Hatip okulu istiyor" biçimindeydi.

Yine aynı çevreler, İmam olamamalarına karşın, kızların da İmam Hatip okullarına yollanmalarını, ve hatta kızlar için özel İmam Hatip okulları açılmasını "Ne yapalım, halkımız kız çocuklarını ancak İmam Hatip okulu olursa, okula yolluyor" biçiminde desteklediler.

Kızların başlarının kapatılması uygulaması, İmam Hatip okullarında, esas özelliği anti komünizm olan devlet desteğiyle başladı.

Önce sadece Kuran derslerinde başlayan bu uygulamanın adı o zamanlar "türban" değildi; bildiğimiz "başörtüsü" deniliyordu.

Daha sonra, devlet eliyle üretilen bu gençler, üniversiteye gelince, orada da başlarını kapatmak istediler ve kapattılar da.

Önceleri hiçbir sorun yaşanmadı.

Daha sonra "dinci" siyaset, istismar etmeye başlayınca, üniversitelerde "başörtüsü" yasaklandı.

Derken YÖK Başkanı İhsan Doğramacı "Çağgerisi başörtüsü yasaklanabilir ama çağdaş bir biçimde bağlanmış türbanla öğrenciler üniversitelere girebilirler" deyince konu hem "türban" adını aldı hem de yeniden alevlendi.

Sonunda yasak, ulusal ve uluslar arası yargı kararlarıyla onaylandı.

Bu arada dört gelişme yaşandı:

Feodal/dinsel/erkek egemen yapıda ikinci sınıf vatandaş kabul edilen ve bu ikinci sınıflığın simgesi olarak büluğ çağına geldiğinde başı örtülen genç kızlarımıza uygulanan aile baskısı, siyasallaştı ve böylece zaten toplumsal tabanı olan bir uygulama siyasal destek buldu ve yeniden hayat kazandı.

Bu uygulama uluslar arası radikal İslamcı hareket ile bütünleşti ve böylece sorun, evrenselleşti.

Türkiye'deki bir takım "liberal" yazarlar, olayın kadın haklarına, demokrasiye ve laik düzene karşı oluşturduğu iç ve dış destekli tehdidi görmezden gelerek, "özgürlükler" adına "türbana" destek verdi.

Türban olayını destekleyen dinci siyasal görüş Türkiye'de seçmenlerin dörtte birinin, oy kullananların üçte birinin (yani azınlığın) desteğiyle Meclis'te üçte iki sandalye (yani nitelikli çoğunluk) kazandı ve iktidar oldu; böylece "türban" konusu "iktidarın bir vaadi" niteliğiyle, rejime ve "türban" takmayan vatandaşların günlük yaşam biçimlerine karşı "yakın ve açık tehdit oluşturan" bir nitelik kazandı.

Sorun da tam buradan kaynaklanmaktadır:

Türkiye'nin henüz çağdaşlaşamamış yarı feodal, yarı dinsel, erkek egemen toplumsal yapısının gelenekleri, dış güçlerin desteği ve siyasal iktidarın bu olayı benimsemiş olması, "türban" uygulamasının, her an hayata geçirilme olasılığı olan bir tehdit niteliği kazanmasına yol açmıştır.

Peki buradaki tehdit nerededir?

Tehdit, insanların günlük yaşam biçimlerinedir:

Bir an için türbanın üniversitelerde serbest bırakıldığını tasavvur edelim; mademki türban dindarlığın, ahlakın, iffetin, namusun bir simgesidir, o halde türban takmayan kızlarımızın durumu ve özellikle türbandan yana olan erkeklerin onlara karşı davranışları nasıl olacaktır?

Düşünmek bile istemiyorum.

Türban: Bir Çözümleme ve Bir Çözüm Önerisi

Türkçede yanlış olarak birbirinin yerine kullanılan sözcüklerdir ''çözümleme'' ve ''çözme'' .
Çözümleme , analiz etme, tahlil etme demektir.
Çözüm ise halletme anlamına gelir.
Genellikle yapılan yanlış, ''çözmek'' yerine ''çözümlemek'' sözcüğünün kullanılmasıdır.
Aslında çözümlemek ve çözmek eylemlerinin arasında mantıksal bir bağ vardır:
Bir sorunu çözmek için, önce onu çözümlemek gerekir.
Bir matematik problemiyle karşı karşıya isek, onun ne tür bir yöntem izlenerek ''çözülebileceğini'' düşünmek, bir toplumsal ya da ekonomik sorunla uğraşıyorsak, onun nereden kaynaklandığını, tarihçesini, toplumsal ve siyasal nedenlerini ve sonuçlarını anlamak yani ''çözümleme'' yapmak zorundayız.
***
Son günlerde yeniden siyasal gündemimize yerleşen türban sorunu Türkiye'nin Osmanlı'dan devraldığı, toplumun, Cumhuriyet çizgisindeki gelişmesi ve değişmesi sonucunda ''kendiliğinden'' ortaya çıkmış bir sorun değildir.
Türban sorunu, Türkiye'deki rejimin niteliğini, laik ve demokratik sosyal hukuk devletinden, bir İslam devletine dönüştürmek isteyen iç dinamik öğelerinin, dış dinamik öğeleri ile de desteklenen, güdümlü çalışmaları sonunda ortaya çıkmıştır.
Dinci siyasal akımların, etkinliklerini siyasal parti düzeyine taşımaları sonunda, önce merkez sağ partilerin şemsiyesi altında gelişmiş, ( Menderes ve Demirel dönemlerindeki Demokrat Parti ve Adalet Partisi iktidarları) sonra da dinci partilerin merkez sağdan farklılaşması sonunda, ( Erbakan ve Erdoğan dönemlerindeki) radikal sağ partilerin simgesi haline gelmiştir.
İç dinamik öğelerinin, merkez sağ partilerin iktidarı sırasında kaydettikleri ''türban kazanımları'' , Soğuk Savaş dönemindeki anti-komünizm stratejisi bağlamında Amerika Birleşik Devletleri tarafından da desteklenmiştir.
Sonuç olarak, imam hatip okulları çerçevesinde, devlet eliyle ''türbanlı bir genç kız kuşağı'' yaratılmıştır.
Bu oluşum, Soğuk Savaş'ın bitiminden, yani Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra dünya çapında ortaya çıkan ''radikal siyasal İslam'' hareketiyle de bütünleşmiştir.
Böylece içte devlet eliyle yaratılan ''türbanlı kuşak'' , dışta birbirine düşman kardeşler olarak görülen Amerika Birleşik Devletleri ile radikal siyasal İslamın desteğini aynı anda almıştır.
Ne var ki iç ve dış dinamik öğelerinin bu çok güçlü ittifakına karşı, Türkiye, hâlâ laik ve demokratik sosyal hukuk devleti olarak tanımlanan rejimini korumakta direnmektedir.
Bu direnişin bugüne kadar işlevsel olabilmesi, sadece demokratik rejimden yana olan iç dinamik öğelerinin göreli güçlerinden değil , savunulan laik ve demokratik rejimin insanlık tarihi açısından ulaşılan en ileri aşamayı temsil etmesinden, yani tarihsel ve evrimsel haklılığından da kaynaklanmaktadır.
Demokratik ve laik rejimin savunulması sırasında ortaya çıkan en güçlü öğe, türban eyleminin, türban takmayanların yaşam biçimlerine karşı totaliter bir tehdit oluşturmasıdır:
''Türbana özgürlük'' sloganının ardında, ''totaliter şeriat özlemlerinin'' yattığı herkesin bildiği bir gerçektir, çünkü türban ''bir yaşam biçimi olarak'' ''inanç adına'' savunulmaktadır.
Mademki ''türban takmak'' bir ''inanç sorunudur'' o halde türban takmayanlar ''inançsız'' kabul edilmektedir.
Bu görüş ne yazık ki tek tanrılı dinlerin dünya yüzüne indiğinden beri onları tekellerine almak isteyen yöneticilerin başvurdukları ''İnanç ancak benim dediğim ve istediğim biçimde yaşanır'' dayatmasının günümüzdeki bir yansıması olmaktadır.
O halde türban sorununun çözümünde atılacak ilk adım , onu ''dayatmacı bir yaşam ve inanç simgesi'' olmaktan çıkarmaktır.
Böyle yapıldığı takdirde, türban takmayanlar, türban takanları ve türban takmayı savunanları, kendi yaşam biçimlerine karşı bir tehdit olarak algılamaktan vazgeçecek ve sorunun çözümü çok kolaylaşacaktır.
Tabii bu öneri ancak, türban sorunundan prim yapan politikacılar da, primlerinden vazgeçip bu sorunu çözmek istedikleri takdirde anlam kazanabilir.

ekongar@cumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet, 20.06.2005



Türban neden birinci sorun?

Adil GÜLVAHAPOĞLU
_____________________________________________________

Yazılı ve görsel basında kısacası medyada sık sık yineleniyor: Bu ülkede işsizlik, yolsuzluk, hırsızlık sorunları alabildiğine çok eğitim sorunları, ithalat sorunları, anarşi-terör, Ege, Kıbrıs-Ermenistan sorunları... AB sürecinin yarattığı sorunlar, tarım sektörünün çöküşü, köy boşaltılması, adil olmayan bir seçim sisteminin getirdiği sorunlar, trafik terörü, yoksulluk sınırı vb. bir yığın sorun varken türban sorunu neden birinci sıraya otursun?
Evet... Birinci sorun türbandır. Neden mi?
Siyasi iktidarın bir 'mıh' gibi kafasında tuttuğu sorun rejimin giderek şeriatlaşması, İran örneği veya Suudi örneği bir rejime dönüşmesini sağlamaktır.
Türban olayı, tutsaklığı özgürlük diye yutturmaya çalışmaktır.
Türbanın inançla hiçbir ilgisi yoktur. Türban şeriat rejimine geçişin belirtisi ve ifadesidir. Türbanı siyasal İslamcılar vasıta olarak kullanmaktadırlar. Türban, siyasi iktidarın; rejimi yok etmek için sonuna dek deneyecekleri yönetim biçimini değiştirme metodudur. Gün gelecek biz türbanı arayacağız. Kara çarşafı zorlayacaklar. Kamuda kara çarşaflılar iktidarı hüküm sürecektir.

Adil GÜLVAHABOĞLU Cumhuriyet, 20.07.2005

***************

Türban ve etnik kimlik özgürlüğü

TÜRBAN ve etnik kimlikler konusunda süregiden "özgürlük" tartışmaları için Haşim Can Sözer , "Özgürlük kavramının, bu tartışmanın taraflarından hiçbirince tam olarak açıklanmaması, üstelik bundan özenle kaçınılması dikkatimi çekiyor" diyor ve devam ediyor:
"Oysa özgürlük; insanın insan üst kimliğine varma yolunda geçirdiği zihinsel dönüşüm sürecidir. Olayları, olguları ve kişileri değerlendirirken ve bunlar karşısında eyleme geçerken, doğuştan gelen belirlenimler ya da aile, toplum, çevre, eğitim ve devlet gibi kurum ve unsurlar tarafından sonradan oluşturulan kimlikler, dinsel inançlar ve ideolojik görüşlerden bağımsızlaşabilme çabası özgürlüktür. Toplumsal anlamda, laiklik ve uluslaşabilme, demokrasinin diğer unsurlarıyla birlikte özgürleşebilme aşamasının en önemli dayanaklarıdır.
Laik ve demokratik bir rejim içinde başı açık bir kadının örtünmesi özgürleşme değil, kendi isteğiyle daha alt kimlikli bir tanımlanma sürecini kabullenmesi demektir. Etnik kimlikten yola çıkarak alt kimlikte buluşmak da o güne kadar kazanılmış haklardan vazgeçen bir köleleşme hareketidir."

Cumhuriyet 20.06.2005

***************

Türban Çankaya'ya Taşınır mı?

Yrd. Doç. Dr. Engin ÜNSAL,
_____________________________________________________

Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Türkiye'nin gündemine erken seçim konusu beklenmedik bir zamanda damgasını vurdu. Erken seçimin gündeme getirilme nedeni 2007 yılı Mayıs ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Muhalefet partileri, sivil toplum örgütlerinin önemli bir bölümü, aydınların belirli bir kesimi, köşe yazarları, süresi 2007 yılının Ekim ayında sona erecek olan bu Meclis'in yeni cumhurbaşkanını seçip seçemeyeceğini tartışıyor.
AKP'nin yeni cumhurbaşkanını seçmeye yetecek çoğunluğu bu kesimleri derinden endişelendiriyor, çünkü AKP'nin siyasal İslamın bürokrasideki kadrolaşmasını devletin zirvesine taşımak istediğini biliyorlar. AKP kendi içinden birini ya da kendi inançlarını özümsemiş birini cumhurbaşkanı olarak seçtiğinde coğrafi olarak İran'a komşu olan Türkiye'nin ideolojik olarak da İran'ın koluna girmesinden ürküyorlar.
Bunda da haksız değiller çünkü bu Meclis yeni cumhurbaşkanını seçerse, büyük olasılıkla eşi Çankaya'ya türbanı ile çıkacak, arkasından yeni cumhurbaşkanı da kafasına sarık ya da serpuş takmak özgürlüğünü kullanabilecek ve bunu dinsel inançları ve din özgürlüğü adına yaptığını söyleyecektir. İşin kötüsü bunu yapabilecektir de çünkü yasalarda böyle bir oluşumun önüne geçecek hiçbir engel ve yaptırım yoktur. 2004 tarih ve 5237 sayılı yeni ceza yasasının tasarısında bunu önleyecek ve hapis cezasını gündeme getirecek bir hüküm vardı, fakat tasarıdaki bu hüküm maalesef CHP'li milletvekillerinin de imzaladığı bir önerge ile tasarıdan çıkarılmıştır.
Konu anayasanın 174. maddesi ile ve devrim yasalarının korunması ile yakından ilgilidir.
Anayasa bu maddesi ile aydınlanmanın temel taşları olan sekiz yasanın hiçbir biçimde anayasaya aykırı olarak yorumlanamayacağını, böylece bu yasaların korunmasını amaçlamıştır.
Devrim yasalarının en önemlilerinden biri ve AKP'nin tez zamanda değiştirmeyi umduğu yasa, 1934 tarih ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin (Giysilerin) Giyilemeyeceğine Dair Kanun'dur.
Yeni Ceza Yasası, 222. maddenin tasarısında bu devrim yasalarından üçünün, 671 sayılı Şapka İktisası (Giyilmesi), 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabulü ve Uygulanması ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'un koyduğu yasaklara ve yükümlülüklere aykırı ha